ismail tosun

Sohbet Başlatıcı
  • 1837

adıyamanda toprakla uğraşmayı seven yarı çiftçilik yarı doktorluk yaptığımız bir hayat

ismail tosun
 bir gönderi ekledi 
  • aynı ben

    0 0 0 0 0 0
    • sen hep mükemmelsin murat

      0 0 0 0 0 0
    Giriş yapmamıs kullanıcılar 'Yorum Gönderisi' eylemini kullanamazlar.
    ismail tosun
     bir gönderi ekledi 

    Bizim sosyal medyamız hekim. Net teşekkürler 

    ismail tosun
     bir gönderi ekledi 

    Başarının Sırrı....

    Çin Bambu ağacının yetişmesi, olumlu ısrar icin güzel bir örnektir.

    Çinliler bu agacı söyle yetistirir:

    Önce ağacın tohumu ekilir,sulanır ve gübrelenir. Birinci yıl tohumda herhangi bir değişiklik olmaz.
    Tohum yeniden sulanıp gübrelenir.

    Bambu ağacı ikinci yılda da toprağın dışına filiz vermez.

    Üçüncü ve dördüncü yıllarda her yıl yapılan islem tekrar edilerek bambu tohumu sulanır ve gübrelenir.

    Fakat inatçı tohum bu yılda da filiz vermez.

    Çinliler büyük bir sabırla beşinci yilda da bambuya su ve gübre vermeye devam ederler.

    Ve nihayet beşinci yılın sonlarına dogru bambu yeşermeye baslar ve altı hafta gibi kısa bir sürede yaklasik 27 metre boyuna ulaşır.

    Akla gelen ilk soru şudur:
    Çin bambu ağacı 27 metre boyuna altı hafta da mı yoksa beş yılda mı ulasmıstır?
    Bu sorunun cevabi tabii ki beş yıldır.
    Büyük bir sabırla ve ısrarla tohum beş yıl süresince sulanıp gübrelenmeseydi ağacın büyümesinden hatta var olmasindan söz edebilir miydik?...
    Bir başarının şartları her zaman çok basittir.
    Bir süre için alışın,
    Bir süre tahammül edin.
    Her zaman inanın
    Ve hiçbir zaman geri dönmeyin...

    ismail tosun
     bir gönderi ekledi 

    Dalış Çanı

    İnsanlığın dalıştaki büyük ilerlemesi dalış çanı ile oldu.

    MÖ. 300 Büyük İskender, dalıcılarının Aristo'nun tasarladığı dalış çanı yardımıyla Fenikelilerin sualtı savunmasını yıktığını izlemiştir.

    Dalış çanı, dibi suyla temas edebilen, ağırlığı batmaya uygun ve kablolarla su yüzeyine bağlı şekilde korumaya alınmış ters çevrilmiş bir kova şeklindeydi.

    Çan battığında içindeki hava da sıkışıyordu.

    Dalıcılar çana doğru yüzüp, operasyon alanı olarak kullanarak ihtiyaç duyduklarında nefes almak için tekrar çana geri dönüyorlardı.

    Ancak kısa bir süre kullanımın ardından çandaki karbondioksit miktarının artması ve oksijen miktarının azalması ile dalıcılar zor bir durumla karşılaşıyorlardı.

    Bu durumda dalıcılar ölüm tehlikesi ile karşı karşıya kalıyor, çanın yeniden hava ile doldurulmak üzere su yüzeyine alınması gerekiyordu.

    ismail tosun
     bir gönderi ekledi 
    • Güzel haber ve ilginç. Peki hocam bu nasıl uygulanılacak?

      0 0 0 0 0 0
      Giriş yapmamıs kullanıcılar 'Yorum Gönderisi' eylemini kullanamazlar.
      ismail tosun
       bir gönderi ekledi 

      Birleşmiş Milletler Kuruluşunun Fikri Nasıl Ortaya Çıktı

      8 Aralık 1941 tarihinde Japon kuvvetleri savaş ilan etmeden Amerika Birleşik devletlerinin Pearl Harbour limanında demirli olan donanmasına saldırdı.

      Saldırının başarılı olduğu haberinden 10 saat kadar sonra bir Japon dış işleri görevlisi Tokyo'daki Amerikan büyükelçisine resmi savaş ilan edildiğinin belgesini getirdi.

      O güne kadar Büyük Britanya Başbakanı Churchill ile Birleşik devletler Başkanı Roosevelt en az 200 kere mektuplaşmışlar, telefon ile konuşmuşlar hatta bir kere de 4 gün boyunca Newfoundland'da buluşup görüşmüşlerdi.

      Churchill, Birleşik Devletler savaşa girmeden 2. Dünya Savaşının kazanılamıyacağını biliyordu ve başkanı savaşa girmeleri için ikna etmeğe çalışıyordu.

      Pearl Harbour saldırısı olduğu aynı 8 Aralık günü içerisinde Roosevelt, Churchill'e şu telgrafı çekti; "Artık bugün hepimiz aynı gemideyiz...Ve gemi, batmayacak- batırılamasına izin verilmeyecek"

      Churchill, telgrafı alır almaz 6 gün içerisinde koltuğunun altında bir sürü dosya, kafasında bir sürü fikir ile birlikte bir savaş gemisine binip Amerika Birleşik Devletlerine doğru yola çıktı.

      Bu ziyareti haber alan Roosevelt eşine, sanki bir kuzen gelecekmiş gibi; "Evimize ziyaretçiler gelecek hazırlan lütfen" dedi ve gerçekten de Churchill tam bir ay boyunca Roosevelt'lerin evlerinde aileden biri gibi yaşadı.  

      Nerede ise bütün öğünleri birlikte yediler, kutularca puro ve şişelerce viski tüketerek sabah erken saatlere kadar konuştular-konuştular ve yalnız savaşı değil savaştan sonraki dünya düzenini birlikte planladılar. 

      Bir sabah Roosevelt heyecanla pijamalarıyla tekerlekli sandalyesini sürerek Churchill'in kaldığı odaya dalıverdi.  

      Bir önceki gece konuştukları konuları gece boyunca yatağında düşünmüş ve aklına bir fikir gelmişti.  

      Sabırsızdı çünkü aklına gelen bir "Birleşmiş Milletler Organizasyonu" kurulması fikrini paylaşmak istiyordu. 

      Churchill ise o anda duştan çıkmıştı ve çırıl çıplak ayakta idi. 

      Tabi Roosevelt heyecanından ötürü özür diledi ve dışarı çıkmak için dönmeye çalıştı ama Churchill ona; “Görüyorsunuz başkan, her şey ortada, sizden hiç bir şeyi saklamıyorum!" dedi ve birlikte kahkahalarla güldükten sonra bu fikri konuştular. 

      Anlayacağınız “birleşmiş milletler” fikri ortaya atıldığında fazlası ile ”yalın” bir fikirdi. 

      Daha sonra odaya girdiği anı Roosevelt şöyle tarif etmişti; "Churchill banyodan çıkmış, ıslak, pırıl pırıl ve pembe pembe idi"

      ismail tosun
       bir gönderi ekledi 

      17.yy Veba Doktoru Maskesi, Almanya Tarih Müzesi Koleksiyonu, Berlin

      Vebadan korunmak için yapılmış bir maske. İçine kokulu otlar koyulmuş.
      Veba, 1800 lü senelere kadar etkilerini sürdürdü.Bu salgından Osmanlı İmparatorluğu da etkilendi, özellikle 16. yüzyılın sonları ve 18. yüzyılın ortalarına kadar önemli ölçüde ölümler meydana geldi. Bazı yıllarda İstanbul‘da günde 1000’den fazla insanın ölmüş olduğu, hastalığın Bursa şehrine daha sonra Diyarbakır’a kadar ulaştığı kaynaklarda belirtilmektedir. Yüzbinlerce insan hayatını kaybetmiş ve insanlar hastalıktan kaçmak için memleketlerini değiştirmiştir.

      Kaynak: 1) Geçmiş Zaman Olur Ki
      2) Anagoria

      ismail tosun
       bir gönderi ekledi 

      Jean-Baptiste Lully'nin ölümü

      Lully 17. yüzyılda Fransa kralı XIV.Louis'in sarayında yaşamış olan İtalyan asıllı bir besteci, opera yazarı ve balet idi.

      Bütün ömrünü sadece kral tarafından beğenilmeye adamış uç bir kişilik.

      Aslında çok renkli, ilginç, üretken bir sanatçı idi.

      Ömrü boyunca daha önemli eserler yaratabilecek iken sadece kralın istediği /sevdiği / anlayabildiği şeyleri yapmaya çalışmış idi.

      1686 yılında kral hastalanıp ve sonra da toparlayınca Lully'den bu iyileşme onuruna bir müzik konseri hazırlamasını istedi.

      "İyileşme konseri" 8 Ocak 1687 de yapıldı.

      Konserin ilk parçası Lully'nin bu iyileşme onuruna bestelediği bir ilahi idi ve tabi ki Lully de orkestrasının başında şeflik yapıyordu.

      O dönemlerde orkestra şefleri bugünkü gibi küçük şef sopası kullanmazlar, onun yerine büyük, süslü, püsküllü, ağır bir asayı müziğin temposuna göre kaldırıp yere vurarak orkestrayı idare ederlerdi.

      Lully o gün herhalde orkestrasından işittiği yanlış bir nota yüzünden şef sopasını büyük bir hışımla yere vuracak oldu.

      Ama ne yazık ki o öfkeli vuruşla ayağının baş parmağını eziverdi.

      Lully gibi kibirli bir adam, herhalde konserin sonuna kadar renk vermemiştir ama çok büyük acı duymuştur...

      Bu darbe yüzünden çıkan yara, -bir süre de gizlendiği için - iltihaplandı ve en sonunda parmak kangren oldu.  

      Doktorlar parmağın kesilmesi gerektiğini söylediklerinde bir daha bale yapamayacağı gerekçesi ile Lully kabul etmedi.  

      Sonra ilerleyen kangren yüzünden bacağının kesilmesi önerisini de orkestrasının başında olamayacağı gerekçesi ile reddetti ve Lully en sonunda kan zehirlenmesinden Mart ayında (tek kelime ile salakça) öldü.  

      Öldüğü zaman da kralın armağanlarından olağanüstü büyük bir servet biriktirmiş olduğu görüldü.  

      Bugün Lully'nin eserlerinden bir-iki tanesi 17. YY saray müziği örnekleri olarak anılıyor.  

      Sanırım müzik tarihine kazandırdığı en önemli şey, tehlikesiz, hafif ve küçük şef sopası kullanma alışkanlığı olmuştur.

      ismail tosun
       bir gönderi ekledi 

      APON KİRAZ ÇİÇEĞİ VE KAMİKAZE
      .
      Japon Kiraz Çiçekleri, Yeniden Doğuşun Simgesi
      Çiçekleri ağır ağır açar ama çok çabuk dökülür.

      Hem hayatın başlangıcını yani baharı müjdeler, hem de kaçınılmaz sonunu simgeler.

      Japonya’da baharın müjdecisi olmasına rağmen, daha solmadan en güzel halindeyken dallarından düşmesi sebebiyle edebiyatta ölüm ile yaşamın birlikteliğini ifade eder.
      .
      Ağaç, Japon kültüründe mükemmel güzelliği ve aynı zamanda hızlı, acısız ölümü ifade eder.

      Bir şeyin hem üstün güzellik hem de hızlı şekilde ölmeyi nasıl aynı anda sembolize ettiği sorusunun cevabı ise Japon kültürünün ölüme bakış açısında saklıdır.
      .
      İnanışa göre,
      Ülkelerini korumak için intihar görevini tamamlayan kahraman pilotlar bir sonraki hayatlarında kiraz çiçeği olarak reenkarne olmaktadırlar.
      .
      Görselde ise ABD Ordusu birlikleri tarafından Okinawa adasında ele geçirilen Japon jet motorlu kamikaze uçağı Yokosuka MXY7 bulunmaktadır, uçağın üzerindeki kiraz çiçeği çizimini görebilirsiniz. (1945)

      • Hilal Özaydoğdu hikayeyi iyi oku şimdi senin için ek yapacağım 4 sınıfta pediyatri sözlüsünde bütün sorulara cevap verdim en son hoca Niemann pick hast sordu herşeyini anlattım japon bayrağı görünümü olur retinada dedim demez olaydım sonra dediki japon bayrağının anlamı nedir dedi bilmiyorum dedim bütünlemede öğrenirsin dedi :D ve bütünlemede öğrendin mi dedi evet dedim başka soru sormadı

        0 0 0 0 0 0
        • Ahaha geçmiş olsun hocam 😂 yandık sanırım 🙃 

          0 0 0 0 0 0
          • 4 sınıf sıkıntılı demedi deme :D eski hocalarda kalmadı artık

            0 0 0 0 0 0
          Giriş yapmamıs kullanıcılar 'Yorum Gönderisi' eylemini kullanamazlar.
          ismail tosun
           bir gönderi ekledi 

          Saatte 96 km hızla koşan çitanın ağır çekimde kaydedilen muhteşem görüntüsü.

          ismail tosun
           bir gönderi ekledi 

          Beynimizde hipotalamus tarafından üretilen, hipofiz bezi yoluyla salgılanan şahane bir hormon var malumunuz; Oksitosin. Bu hormonun duygularımız ve davranışlarımız üzerine etkileri hakkında yapılan araştırmalar, ilk yıllarda oksitosinin "anne ve çocuk" arasındaki duygusal bağın oluşmasına olan etkisini vurgulamışlar. İlerleyen yıllarda ise oksitosinin tüm sosyal ilişkilerimizde sevgi, aşk, sadakat, güven gibi duyguların ve bağların oluşmasındaki rolü anlaşılmış. Oksitosin çalışmalarda "Love Hormone" olarak da geçiyor.

          Tokyo Bilim Üniversitesi'nde yapılan güncel araştırmalar, ilk defa oksitosin hormonunun Alzheimer gibi beyin hasarlarının tedavisinde de olumlu sonuçlar verdiğini ortaya koyuyor. (Daha önce bu hormonun Otizm tedavisinde de umut verici etkiler gösterdiği araştırmacılar tarafından belirtilmişti).

          Anlayacağınız, beynimizi korumak ve onarmak istiyorsak aşk, sevgi, güven, dostluk şart :)

          Dünyanın en uzun süren deneyi olarak bilinen, 1938'de Harvard Üniversitesi'nde başlayıp 75 yıl süren "The Grant Study" isimli araştırma "mutluluğun formülünü" arar. Ve bulgular özetle şunu ortaya koyar; “hayattan memnuniyet” duygusunu oluşturan en önemli faktör, hayat boyunca yaşanan İYİ İLİŞKİLERDİR.

          Hepimize sevgiler, bol oksitosinler :)

          • Benimki tamamen bitti 😢

            0 0 0 0 0 0
            Giriş yapmamıs kullanıcılar 'Yorum Gönderisi' eylemini kullanamazlar.
            ismail tosun
             bir gönderi ekledi 

            HAYAL DÜNYASINDA BİR ÜLKEDE

            Bundan yıllar yıllar önce acayip mi acayip bir kralı varmış.
            Bu kral bir gün, sarayında otururken, pencereden içeri sesler gelmiş.
            Güzel elmalarım vaaar…
            Kral sarayının balkonundan bakmış. Yaşlı biri, at arabasıyla elma satıyor
            Etrafında müşteriler
            Kralın canı çekmiş ve baş vezirini çağırmış:
            – Al sana 5 altın, koş bana elma al.
            Baş vezir, vezirlerden birisini çağırmış:
            – Al sana 4 altın, koş elma al.
            Vezir saray görevlilerinden birisini çağırmış:
            – Al sana 3 altın, koş elma al.
            Saray görevlisi muhafız komutanını çağırmış:
            – Al sana 2 altın, koş elma al.
            Komutan nöbetçiyi çağırmış:
            – Al sana 1 altın, koş elma al.
            Nöbetçi çıkmış yaşlı ihtiyarı yakasından tutmuş ve “Hey sen, ne bağırıyorsun? Burası han mı, yoksa saray mı? Defol buradan. Arabana da elmalara da el koyuyorum” demiş.
            Nöbetçi, muhafız komutanına dönmüş ve iyi dalavere çevirdiğini düşünerek:
            – İşte, 1 altına yarım araba elma.
            Komutan saray görevlisine dönmüş:
            – İşte, 2 altına bir çuval elma.
            Saray görevlisi vezire dönmüş:
            – İşte, 3 altına bir torba elma.
            Vezir, baş vezire dönmüş:
            – İşte, 4 altına yarım torba elma
            Baş vezir kralın huzuruna çıkmış:
            – İşte, 5 altına beş elma aldım kralım. Aynen emrettiğiniz gibi.

            Kral oturmuş ve şöyle bir düşünmüş, 

            “Beş elma – Beş altın. 

            Bir elma – bir altın ve halk elmalara hücum ediyor. 

            Demek ki vatandaşın durumu çok iyi.

             Vergileri hemen artırmak lazım..

            Takip Ettiğiniz Kuruluşlar
            Bilgi
            Ad Soyad:
            ismail tosun
            Tibbi Kariyeriniz:
            Pratisyen Hekim
            Uzmanlık Alanı:
            Pratisyen Hekim
            Tıp Fakülteniz:
            TRAKYA ÜNİVERSİTESİ
            Mezuniyet Yılınız:
            2004
            Çalıştığınız Kurum:

            adıyaman 10 nolu asm

            Çalıştığınız Kent:
            Adıyaman
            Arkadaş sayısı:
            Takipçi sayısı:
            Üyelik
            Onaylı+Web
            Fotoğraflarım
            Benim Videolarım

            Hekim.Net

            Close