Şizofreni halk arasında yerli yersiz kullanılan hastalık isimlerinden birisidir. Ben şizofrenmiyim, şizofren mi olacağım, o şizofren mi seklide çok sık etiketlenmenin yapıldığı bir hastalık. Halbuki Şizofreni çerçevesi iyi bilinen bir tablodur, evet bir spektrum gibi yani bir yelpaze gibi çok farklı tipleri mevcuttur ve özünde düşünce bozuklukları vardır. Psikiyatride psikoz, hayalle gerçeğin birbirine karışması, hangisi hayal hangisi gerçek kişi kendi kafasında yazdığı kendi algılarıyla değerlendirdiği durumların içinde kaybolur, hangisi hayal hangisi gerçek birbirine karışır, kişinin algıları bozulur, çağrışımları bozulur, giderek dış dünyaya uyumu bozulur. Psikoz dediğimiz bu hayalle gerçeğin birbirine karışma hali sadece sizofrenide değil birçok durumda görünebilir onun için psikoz olan bir çok durum şizofreni olmayabilir. Alkol ve madde kullanımlarında dönemsel psikotik haller gözükebilir. A tipi psikoz denilen bir tablo vardır. Yani tipik olmayan psikoz halleri, şizofreni denilmemiş psikoz halleri. Ataklarla seyreder, aralarda tam düzelmelerle seyreden bir psikotik halleridir. Ama şizofreni genelde kronik seyirli yani sürgit seyirli bir rahatsızlıktır, devamlıdır. İnsanın olmayan şeyleri işitmesi olmayan şeyleri görmesi gibi halisünasyon dediğimiz haller olabilir. Giderek konuşma ve düşünme içeriğinde bir fakirleşme azalma olabilir. Giderek kişi dış dünyadan kopmaya başlar ve kendine bakımı azalabilir ve işlevselliği azalır. Eğer çalışıyorsa mesleki performans düşer veya tamamen kaybolur. Başkalarının bakımına muhtaç hale gelebilir.

Şizofreni tedavisinde kişi, Ailesiyle birlikte tedavi olmaıdır. Yani aileyi de tedaviye dahil etmek lazımdır, çünkü ailenin bilgilenmesi önemlidir. Hastayla o düşünce bozukluklarını tartışmamak önemlidir.

İlaç tedavisi şizofrenide çok önemlidir. Tedavi dediğimiz bir kavram var, yani tedavinin aksamaması, bunun için hasta yakınlarının bunu sahiplenmesi önemlidir, yaşam boyu sürecek bir tedavidir. Eğer tedavi uyumu oturursa, şizofreni hastalığının hastaya vereceği zararlar en aza indirilebiliyor.

Yine sık görünen durumlarda bir tanesi, Ailenin az bilgilendirilmiş olmasıdır, bu konuda doktorlardan bilgi talep edilmelidir.

Obsesif Kompulsif Bozukluk nedir?

Halk arasındaki adıyla takıntı hastalığı ciddiye alınması gereken bir psikolojik rahatsızlıktır. Obsesif Kompulsif Bozukluk bir akıl hastalığı veya delilik hali değil, psikolojik bir bozukluktur.

Bu hastalıkta da bir biyolojik bir alt yapı vardır. Yani beyin biyolojisi vücut kimyasıyla ilgili, bir ilaç desteği gerektiren bi durum vardır. Bu hastalıkta ilaç tedavisi şarttır, ama sadece ilaç tedavisi ile düzelmez, psikoterapi desteği de şarttır. Kişide bir takım, takıntılı haller vardır. Örnek olarak, kirlenme takıntısı ve temizlenme halleri, elim yeterince temizlenmedi, kirlendi ve temizlenmedi döngüsü gibi benzer şeylerin  içerisinde devamlı uğraşabilir. Kapıları, tüpleri, muslukları açıp kapatıp kontrol edebilir, kapattım mı? kapatmadım mı? Emin olamama halleri, titizlik ,detaycılık, mükemmeliyetçilik eşlik edebilir. Çok yıpratıcı yorucu bir rahatsızlıktır. Kişiyi de etrafını da çok yıpratır. Obsesif Kompulsif  vakalarının ortalama olarak, insanların üçte biri belirgin derecede düzelir. İkinci üçte biri kısmen düzelir. Son üçte biri de düzelmez. Tedaviye dirençlidir. Burada insanların hangi guruba gireceği, kişinin kendi çabasına, umuduna ve gayretine bağlıdır. Eğer kişi ben bunlarla başa çıkmayı öğrenemem derse büyük olasılıkla öğrenemez. Eğer kişi “Hayır ben bunlarla başa çıkmayı öğreneceğim!” derse ve bir takım terapi desteğiyle takıntıya harcadığı mesailerin içeriği ve  şiddeti giderek azalır ve kapsüle eder. Aksi halde hayatının her yanına dağılır ve kişi hayatın diğer cephelerini ihmal etmeye başlar. Bir tür kilitlenme hali olur, sürekli bir tehlike algısı ve tedbir arayışı olur. Halbuki kişiye şunu öğretmeye çalışıyoruz, bak sen bir şekilde yaşam tablonun o kadar küçük bir alanıyla uğraşıyorsun ki, tablonun bütününü göremez hale geldin. Şu takıntılarını bir daraltalım ve hayatın diğer cephelerine de yatırım yapman önemli, yeni cepheler açman önemli, hayatında başka etkinliklere aktivitelere zaman ve enerji ayırması o opsesyon mesaisini azaltabilir, Ama kişi antenlerini açıp sürekli bir tehlike algısı ve tedbir arayışına girerse, giderek bu kaygılar artıyor. Kişinin öğrenmesi gereken şeylerden birisi de şudur,

“Dünya emniyetli bir yer değil ve olmayacak, hep bir takım riskler var ve hep olacak ve bunla yaşamayı öğreneceğim” diyen kişiler takıntılarıyla başa çıkmayı öğreniyor.

Bipolar bozukluğu nedir?

Bipolar bozukluk, Halk arasında daha sık adıyla bilinen manik depresif hastalık (bu hastalığın eski adı aslında ama hala kullanabiliyor). Diğer isimleri iki uclu mizac bozukluğu, ya da iki uclu duygudurumu bozukluğu diye de geçiyor. Kişinin mizacında bir takım inişler çıkışlar oluyor. Bir takım dalgalanmalar oluyor. Eski adıyla halet-i ruhiyesinde bir takım iniş çıkışlar oluyor. Kimi zaman kişi içine kapanıp, çökkün hissedebiliyor, kendine güvende azalma, moralsizlik, hiç bir şeyden zevk almama yani depresyon döneminde yani çökkün bir dönemde olabiliyor. Bir uçta depresyon oluyor, diğer uçta tam tersi belirtiler oluyor, kendine güvende artma, çok gülme, güldürme. Aşırı neşeli olma, şarkı türkü söyleme, çok alışveriş yapması, makyaj yapma. Bir coşku hali, sebepsiz bir neşe hali, buna mani deniyor. Bir uçta mani var diğer uçta depresyon var.

Bipolar ya da manik depresif hastalık , sık görünen bir hastalık. Ataklarla seyrediyor. Bazen bir yada iki atak olup sonra uzun yıllar atak olmayabiliyor. Bazen tam iyileşmeye girebiliyor.


Bipolar bozukluğu nedir?

Bipolar bozukluk, Halk arasında daha sık adıyla bilinen manik depresif hastalık (bu hastalığın eski adı aslında ama hala kullanabiliyor). Diğer isimleri iki uclu mizac bozukluğu, ya da iki uclu duygudurumu bozukluğu diye de geçiyor. Kişinin mizacında bir takım inişler çıkışlar oluyor. Bir takım dalgalanmalar oluyor. Eski adıyla halet-i ruhiyesinde bir takım iniş çıkışlar oluyor. Kimi zaman kişi içine kapanıp, çökkün hissedebiliyor, kendine güvende azalma, moralsizlik, hiç bir şeyden zevk almama yani depresyon döneminde yani çökkün bir dönemde olabiliyor. Bir uçta depresyon oluyor, diğer uçta tam tersi belirtiler oluyor, kendine güvende artma, çok gülme, güldürme. Aşırı neşeli olma, şarkı türkü söyleme, çok alışveriş yapması, makyaj yapma. Bir coşku hali, sebepsiz bir neşe hali, buna mani deniyor. Bir uçta mani var diğer uçta depresyon var.

Bipolar ya da manik depresif hastalık , sık görünen bir hastalık. Ataklarla seyrediyor. Bazen bir yada iki atak olup sonra uzun yıllar atak olmayabiliyor. Bazen tam iyileşmeye girebiliyor.

Bipolar Hastalığın Sebepleri

Genetik kökenli bir rahatsızlık olduğu için, biz insanlara şunu söylemeye çalışıyoruz, Aynı diyabet ve tansiyon hastalığı gibi, bunun genleri sizde var ve yaşam boyu da bu genler size eşlik edecek. Esas mesele ataklardan korunmak. Eğer durumunuzu kabul ederseniz ve tedaviden kaçınmazsanız, bu hastalık başınızı ağrıtmaz. Daha az atak geçirebilirseniz, ya da ataklarınız şiddeti daha düşük olur.  Bu hastalıkta ilaç tedavisi çok işe yarar. Lithium yada valbarat hammaddeli bir takim ilaçlar var. Tüm dünyada hala çok memnuniyetle kullanılıyor. Ayrıca ilaç tedavisi sayesinde kişinin hayatı bu hastalıktan çok olumsuz etkilenmiyor. Bu hastalıkta kişinin ailesinin bilgilendirilmesi çok önemli.

Bipolar bir Akıl Hastalığı Değildir

Hastalığın ne olup, ne olmadığı önemlidir. Mesela şu çok net, Bipolar bozukluk olan durum bir akıl hastalığı değildir yada şizofrenik bir durum değildir. Duygularda bir takım dalgalanmalar vardır. Lakin, dönem dönem bir takım düşünce bozuklukları eşlik eder ama geçicidir. Bipolar hastalığı olan insanları zeka seviyesi normal yada kimi araştırmalar göre zeka seviyesi ortalamanın üstündedir. Bipolar insanlar ayrıca yaratıcılığı yüksek insanlardır. Yeter ki hastalıklarını kabul etsinler, tedavi görsünler, ilaçlarını kullansınlar, o zaman bu hastalığın dezavantajlarını daha az yaşarlar, ve avantajlarını yaşayabilirler. Amerikalılar bu hastalık için “God’s gift” derler, tanrı vergisi manasında. Çünkü yaratıcılığı yüksek insanlardır.

Bu hastalıkta insanlar ben deli değilim akıl hastası değilim deyip doktora gitmeyi ihmal eder. Halbuki bir psikiyatriste gelse, doktor da ona şunu diyecektir : “Sizin durumunuz bir akıl hastalığı, delilik değil, ama ciddiye almanız gereken bir mizac bozukluğunuz var.”

ANKSİYETE NEDİR?

Anksiyete: “endişe, kaygı” demektir.

Anksiyete; kişide hem RUHSAL, hem de BEDENSEL belirtilerle kendini gösterir.

Anksiyetenin RUHSAL belirtileri:

Kaygı, endişe, panik, korku, tedirginlik, huzursuzluk, iç sıkıntısı, gerginlik, “diken üstünde hissetmek”, “her an kötü birşey olacakmış hissi”, “sevdiklerimin başına kötü birşey geleceği endişesi”, “sebepsiz endişe ve korku hali”, “ani bir ses duyunca irkilmek”, “sanki arkamda birisi var korkusu”. “Panik” duygusu da, “obsesyon” olarak adlandırılan “takıntılar” da, “fobi” denilen “korkular” da, aslında farklı anksiyete çeşitlerindendir.

Anksiyetenin BEDENSEL belirtileri:

Çarpıntı, terleme, titreme, kas ağrısı, göğüs ağrısı, nefes almakta güçlük, karın ağrısı, bulantı, kusma, iştahsızlık, fenalık hissi…

ANKSİYETE NEDEN OLUR?

Her anksiyete; bir hastalık veya bozukluk değildir. Anksiyete; çoğu zaman; olağan bir ruhsal ve bedensel reaksiyondur.

Anksiyete; kişinin maruz kaldığı iç ve dış streslerle mücadelesinin bir işareti olabilir.

Her insanın; kökleri geçmişten gelen ihtiyaçları, çatışmaları, ikilemleri, çelişkileri vardır. Anksiyete; kişinin kendi iç dünyasındaki bu ihtiyaçların veya çatışmaların sonucu da olabilir, sebebi de.

Günümüz modern dünyasında; yaşadığımız çağı:

“anksiyete çağı”

“boşluk çağı”

“yalnızlık çağı”

gibi isimlerle adlandıran psikoloji uzmanları, felsefeciler, sosyologlar bulunmaktadır.

Günümüzde insanların çoğu, bir makina gibi; para, statü, başarı, güç, prestij, mülkiyet, popülerlik, güzellik, beğenilmek, onaylanmak…peşinde koşuyorlar ve kendi ruhlarını ihmal ediyorlar. Nasıl bir hayat yaşamak istediklerine kafa yormuyorlar. Bunun doğal sonuçlarından birisi de anksiyete oluyor.

ANKSİYETE BOZUKLUĞU NEDİR? NE DEĞİLDİR?

Kişinin yaşadığı kaygı, endişe, panik, gerginlik… gibi ruhsal hallerin, veya çarpıntı, terleme, nefes almakta güçlük, fenalaşma, ağrı, uyuşma vb. gibi bedensel hallerin şiddeti, sıklığı ve süresi arttıkça kişi, anksiyete belirtileriyle başa çıkmakta zorlanır. Bu da kişinin yaşam kalitesini giderek daha da olumsuz etkiler. Zaman zaman yoğun “anksiyete krizleri” yaşayabilir.

Kişi; anksiyetesinden çabucak kurtulmaya çalışır ve bunu yaptıkça anksiyetesi daha da artar ve bu kaygılı süreç giderek kişinin umudunu, enerjisini, zamanını çalar.

Yoğun anksiyete yaşayan kişinin hayatı: sürekli bir tehlike algısı ve tedbir arayışına dönüşebilir.

Bu kısır döngü giderek insanın bedensel, ruhsal, sosyal hayatını olumsuz etkileyebilir.

ANKSİYETE BOZUKLUĞU:

  • “Sadece psikolojik bir durum” değildir.
  • Psiko-somatik, psiko-fizyolojik, psiko-kimyasal kökenleri vardır. Yani psikolojik gerilim bedene de yansımıştır. Bedensel gerilim, psikolojiyi de yansımaktadır. Bir kısır döngü oluşur.
  • Stres; vücutta stres hormonları salgılanmasına yol açar. Salgılanan stres hormonları: çarpıntı, nefes almakta güçlük, terleme, ağrı… gibi bedensel belirtilere yol açar.
  • Yaşanan anksiyete halleri: güçsüzlükle, iradesizlikle, zayıflıkla, akılsızlıkla ilgili değildir. Bu nedenle, anksiyete; sadece akılla, iradeyle, güçle düzeltilemez.
  • Anksiyete Bozukluğu: tıbbi bir hastalık değildir. Yani tıbbi bir organsal yetersizlik durumu değildir. Sanıldığı gibi tıbbi riskler içermez. Bu nedenle; Anksiyete Bozukluğu yaşayan kişi, tekrar tekrar tıbbi tahliller yaptırmaktan, acil tıbbi destek arayışlarından uzak durmadıkça, iyileşmesi güçtür.
  • Anksiyete Bozukluğu “akıl hastalığı”, “delilik”, “zeka geriliği” veya “kişilik bozukluğu” DEĞİLDİR.

Kişi “aklını kaçırmaktan” veya “delirmekten” korksa da; anksiyete bozukluğu böyle bir şeye asla yol açmaz. Anksiyete bozukluğu tedavisinin başlangıç döneminde: ilaç tedavisi ile birlikte psikoterapi desteği alınması en verimli sonucu sağlamaktadır. Orta ve uzun vadede; anksiyete bozukluğunun esas tedavisi ilaç değildir. Anksiyete Bozukluğu’nun esas tedavisi: psikoterapidir. Psikoterapi; zaman, enerji ve ekonomik bir bütçe gerektirir.

  • Kişinin; anksiyetesinin kaynaklarıyla yüzleşmesi ve başa çıkma stratejilerini öğrenmesi için profesyonel bir psikolojik destek alması önemlidir.
  • Bütün bunlar için; kişinin umutla, istekle, cesaretle, sabırla, kararlılıkla çabalaması ön koşuldur.
  • Anksiyete Bozukluğu; sık görülen ve ciddiye alınması gereken bir bozukluktur, çünkü kişinin zamanını ve enerjisini çalarak, yaşam kalitesini gerçekten düşürür.
  • Anksiyete Bozukluğu; doğru sürede, doğru tedaviyle tamamen iyileşebilen bir bozukluktur.
  • Sadece psikiyatristin dış desteğiyle asla tam olarak iyileşemez, kişinin kendi tedavi sürecine kendi ruhunu katması çok önemlidir.
  • Alkol veya madde kullanımı, uzun süreli uyku bozuklukları, aşırı stres veya yorgunluk gibi insanın ruhsal ve bedensel sınırlarını zorlayan durumlar; Anksiyete Bozukluğu’nu tetikleyebilir.

Bağımlılık çok geniş bir kavramdır. Kişi sadece alkole ve uyuşturucuya değil hemen hemen her şeye bağımlılık geliştirebilir.

Bağımlılık nedir?

Herhangi bir şeye veya nesneye duyulan ihtiyaçta kontrol kaybıdır. Ama daha da sinsi ve tehlikeli olanı, kişi bu kontrol kaybının inkarı içindedir. Ya bunu fark etmez, farkında değildir, kişinin hayatının kontrolünden çıkmıştır ,hayatının bir çok bölümünü olumsuz etkilemeye başlamıştır, ya da kişi bunu inkar eder.

Türkiyede sık görünen bağımlılklar

Ülkemizde en sık görünen madde bağımlılıkları Alkol ve esrar (cannabis/ot/joint) dır. Özellikle esrar bir şekilde masum sanılıyor . Halbuki bilinen bir şey var uyuşturucu maddeler, esrarda dahil, birkaç tane çok net yan etkilere yol açıyor. Bu artık bilimsel olarak ispatlanmış yan etkilerdir. Bunlardan bir tanesi, halk arasında paranoya denilen, kuşkuculuk şüphecilik, kafa karışıklığı, alınganlık, kafada bir takım kurmalar, hayalle gerçeğin birbirine karışması. Diğer bir tablo, Amatuasyonel sendromdur, yani Türkçesi, hayatla ilgili bütün motivasyonlarını kaybetme, hayatla ilgili bütün beklentilerinin düşmesi, kişinin hep cepten yemesi ve kendi potansiyelinin giderek hep zayıflaması. Hayatta olmaması gereken yerlere gelmesi. Duygusal bir donukluk hali, ne büyük üzüntüler ne büyük coşkular. Hep bir duygusal donukluk halleri.

Diğer bir bozukluk ise Anksiyete dediğimiz kaygı ve endişe halleri, öfke patlamaları, giderek kişinin ilişkilerini bozmaya başlar, ve kişi bir çok ağır bedel ödemeye başlar.

Etrafındaki sevenleri de ne yapacağını  şaşırır. Bu durumda biz hem kişilere hem de bağımlı kişinin ailelerine şunu söyleme çalışıyoruz.

Bağımlı kişinin anlaması gerekenler:

“Biz senin için üzülürüz, senin bu gidişatın için endişeleniriz. Hatta belki öfkeleniriz, ama bu senin hayatın, kaybeden sensin. Sen bu bağımlılığı kabul edip sahiplenirsen, maddi manevi yanında oluruz.

Yok ama sen kendini kandıracaksan ve atlatacaksan, sana kimse yardımcı olamaz. ”

Burada parola bir insanı bağımlılıkta sadece kendisi batırabilir ve sadece kendisi ayağa kaldırabilir. Kişiye ve Ailesine bunu öğretmeye çalışıyoruz.

Hadi silkelen! Eğer hakikaten  memnuniyetsizsen bunun için bir şeyler yap.

Panik atak ile ilgili bilinmesi gerekenler

“Panik Atak” sık görülen, ciddiye alınması gereken ve uzman desteğiyle tamamen düzelebilen, psikolojik bir rahatsızlıktır.

“Panik” kelimesi nereden geliyor?

“Pan” ; Yunan mitolojisindeki bir tanrının adıdır. Boynuzlu, kuyruklu, yarı keçi, yarı insan görünümünde tasvir edilir. Gülünç görüntüsüyle “tüm” tanrıları güldürdüğü için, ona “tüm” anlamına gelen “Pan” ismi verilmiştir. Çobanların tanrısı olarak, elinde flütü ile genellikle ormanda gezer ve sürüleri korur. Zaman zaman, ormandan geçen insanların karşısına aniden çıkarak, onlarda korku yaratır. Yunancada “panik” anlamına gelen “panikos” kelimesi, mitolojik tanrı Pan’ın isminden türetilmiş bir sözcüktür.

Panik Atak nedir?

Bazı bedensel duyumların, ani gelişen bir felaketin habercisi olarak yorumlanması sonucu ortaya çıkan, yoğun kaygı halidir. Atak esnasında kişi; basit bir kalp çarpıntısını, kalp krizi geçirdiği şeklinde yorumlayıp öleceği korkusuna kapılabilir; ya da kolundaki bir uyuşma hissini, beyninin kanayacağı ve felç geçireceği şeklinde algılayabilir. Ataklarda; “kendimi kontrol edemeyeceğim, bayılacağım, boğulacağım, aklımı kaybedeceğim, çıldıracağım, öleceğim” gibi düşüncelere eşlik eden beklenmedik ani endişe halleri sıktır.

Panik Atak Belirtileri nelerdir?

Atak sırasındaki endişeli duruma, bir takım bedensel belirtiler de eşlik eder. Bunun sebebi, stres hormonlarının devreye girmesidir. Çarpıntı, terleme, nefes almaktagüçlük, baş dönmesi, bayılacak gibi olma, bulantı, karın ağrısı, göğüs ağrısı, sıcak basması, üşüme, ürperme, titreme, uyuşma, karıncalanma gibi belirtiler ortaya çıkar.

“Panik Bozukluğu” neye denir?

Kişi; panik atağının tekrar edeceğinden endişelenmeye başlar, buna “beklenti kaygısı” denir. Bu kaygıyla kişi, panik atağının oluşabileceği yerlerden ve durumlardan kaçınmaya başlar, güvence arayışına girer, bu da psikolojide “kaçınma davranışı” olarak adlandırılır. Alışveriş merkezinde kalabalığa girerse bayılacağından korkan kişi,alışveriş merkezlerine gitmemeye başlar, arabaya bindiğinde fenalaşacağını düşünürse araçlara binmez, evde yalnız kalırsa başına bir şey geleceğinden ve yardım alamayacağından kaygılanan kişi evde yalnız kalamaz hale gelir, yanında mutlaka birinin kalmasını ister. Kaçındıkça, kaygıları kişiyi kovalar. Günlük hayatının birçok cephesinde kısıtlanmalar başlar, giderek kişinin yaşam kalitesi düşer. Böylece “Panik Bozukluğu” denilen kısır döngü oluşur.

Panik Atakları neden olur?

Korku ve endişe aslında olağan insani duygulardır. Sağlıklı her insanda; gerçek tehlikelerden korunmak için biyolojik bir alarm sistemi vardır. Gerçek bir tehlike yokken, alarm sisteminin çalışmasına panik atağı denir. Ortalıkta duman yokken, yangın alarmının çalması gibi. Peki neden yanlış alarm? Aslında, esas olarak, iç içe geçmiş üç neden vardır. Bunları: “Biyolojik, Psikolojik ve Sosyal nedenler” olarak özetleyebiliriz. Kişinin içinde yaşadığı sosyal çevre, çocukluk dönemi yaşantıları, geçmiş kayıplar, travmalar, çatışmalar, aşırı stres yüklenme, kişinin psikolojik ve biyolojik yapısı belirleyici faktörlerdir. Çoğu insan, panik bozukluğunu “tıbbi” bir durum sanır, ama değildir. Beynin biyolojisi, vücudun kimyası bozulmuştur fakat bozukluğun özü psikolojiktir. Biyo-Psiko-Sosyal bir tetiklenme sonrasında; tehlike algısı ve tedbir arayışları başlar, ataklar içinden çıkılmaz hale gelir

Panik Atağı yaşayan kişi ne yapmalıdır?

Maalesef; panik atağı yaşayan birçok insan, psikiyatristlere başvurmak yerine, dahiliye uzmanlarına, nöroloji uzmanlarına, acil tıp merkezlerine, hastanelere, polikliniklerebaşvurur. Lüzumsuz birçok tıbbi tetkik yapılır, ilgisiz tedaviler uygulanır, niyeyse başvuran kişiye “serum verilir” veya “iğne yapılır” ve “senin bir şeyin yok” denilerek evine gönderilir. Yapılan tetkiklere ve tedavilere epeyce para ve zaman harcanır, ancak, ne tetkiklerin sonucunda bir şey çıkar ne de kişi tedavi olur. Panik atağı yaşayan kişi; “tıbba” elini verip, kolunu geri alamaz hale gelir, “tıp tepmesine” uğrar, şaşkınlığı ve çaresizliği daha da artar.

Panik Bozukluğu yeni bir hastalık mı?

Hayır. Hipokrat da M.Ö 400’lü yıllarda panik vakaları tanımlamıştır.1900’lü yıllara doğru yapılan Amerikan iç savaşındaki askerlerde çarpıntı, göğüs ağrısı ve fenalaşma ile giden “İrritabl Kalp Sendromu” tanımlanmıştır. I.Dünya Savaşındaki kimi askerlerde de benzer belirtiler görülmüş ve “Asker Kalbi” adı verilmiştir.

Günümüzde panik ataklarının arttığını söyleyebilir misiniz? Görülme sıklığı nedir?

Panik Bozukluğu; sık görülen bir rahatsızlıktır. Toplumda görülme sıklığının % 2-5 arasında olduğuna dair çalışmalar var ama klinik pratikte daha yaygın olduğu kanaatindeyim. En sık görüldüğü yaşlar 20’li ve 30’lu yaşlar. Kadınlarda iki-üç kat daha fazla görülüyor. Günümüzde, giderek, dünyanın daha kaygı verici bir yer olduğunu deneyimlemekteyiz. Emniyette olmadığımız hissi artıyor. Güvenlik normlarımız değişiyor. Eğlenmek için gidilen bir semtin meydanında bomba patlayabiliyor. Sosyal sınırsızlıklar artıyor. Bilimsel olmayan tıbbi yorumlarla zihinler kirleniyor, kaygıyı arttıran tutumlar öğreniliyor veya öğretiliyor. İnsanlarda tehlike algısı ve tedbir arayışı artıyor. Bir şekilde medyanın da katkısıyla algılarımız bozuluyor ve kaygılarımızı tetikleyebilen unsurlar artıyor. İnsanının yalnızlaşması ve stresini dağıtamaması da cabası.

Panik Bozukluğu için risk faktörleri nelerdir?

  • 50 yaşın altında olmak,
  • Kadın olmak,
  • Boşanmış olmak,
  • Düşük eğitim düzeyi,
  • Kişinin geçmiş öyküsünde sevilen bir yakının kaybı,
  • Çocuklukta maruz kalınmış cinsel istismar,
  • Çocuklukta erken ve sık kayıplar,
  • Kentte yaşamak,
  • Ailede panik bozukluğu olması.

Panik bozukluğu genetik midir?

Yapılan genetik çalışmalar sonucunda 1. derece akrabasında panik bozukluğu olan kişilerde hastalığın görülme olasılığı artıyor. Panik Bozukluğu bazen kalıtımsal kökenli olabiliyor.

Panik atakların görüldüğü tıbbi durumlar var mıdır?

Evet, sınırlı sayıda bazı tıbbi durumlarda panik atakları görülebilmektedir. Bu durumlar: hormonal bozukluklar (tiroid hastalıkları, hipoglisemi, böbrek üstü bezi hastalıkları), aşırı kafein kullanımı, kokain, ekstazi, alkol, bazı ilaçlar, beyin tümörü, kalp ritim bozuklukları, epilepsi, vitamin-mineral eksiklikleri, anemi, bruselloz, alerjik durumlar, kronik akciğer hastalıkları.

Panik Atağın Tedavisi mümkün mü?

Evet mümkün. Panik Bozukluğu, sık görülen bir rahatsızlık, ciddiye alınması gereken bir rahatsızlık ve tamamen düzelebilen bir rahatsızlık. Öncelikle, tedavi için doğru teşhis gerekmektedir. Kişinin panik ataklarıyla başa çıkıp kalıcı olarak tedavi olabilmesi için ne yaşadığını anlamlandırması önemlidir. Tedavinin başında şu söylenebilir: “insan, anlamlandıramadığı korkuyla baş edemez, ne yaşadığınızı anlarsanız, bunun üstesinden de gelebilirsiniz”. Tedavide ana hedef, kaygıyı sıfırlamak değil, başa çıkmayı öğretmektir. Panik bozukluğu olan kişinin psikolojisi, biyolojisi ve sosyal sağlığı bozulmuştur. Bunun için bu üç alanda da tedavi desteği gerekir. Yani ilaç tedavisi, psikoterapi ve sosyal aktiviteler gerekmektedir.

Psikiyatriste gitmelerine rağmen kimi insanlar neden yıllarca panik atakları yaşıyabiliyor ?

Çünkü panik hastalığının ve tedavisinin mantığı, hastalara yeterince anlatılmıyor, öğretilmiyor. Panik atağı yaşayan kişi, korkunun üzerine gitmek yerine kaçmayı veya durumu geçiştirmeyi dener. Korkudan kaçınmak için; yüzünü yıkar, duş alır, hava almaya çıkar, hastane civarında gezer, yanında ilaç taşır, düşünmemeye çalışır. Her panik atağında, “bunu yapmasam beni yakalayacaktı, zor atlattım” diye düşünür. Halbuki iki şey yapması çok işe yarar: birincisi; ne olacağından korktuğunu bulmak, örneğin “arabaya yalnız binersem kalp krizi geçireceğimden korkuyorum” ; ikinci yapacağı ise “korktuğum şeyin gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini görme fırsatını kendime tanıyacağım” diyerek korku senaryosunu test etmek. Hastalığın sürmesine neden olan en sık hatalardan birisi de organsal bir rahatsızlık olduğunu düşünüp hastaneden hastaneye, doktordan doktora gezinmektir. Hastalığın iyileşmeyeceği umutsuzluğuna kapılmak veya tedaviyi aksatmak da atakları besler.

Panik Atak Tedavisi ne kadar sürüyor?

Yıllarca süren bir tedavi değil. Kişinin tam olarak ne yaşadığını öğrenmek için biraz zaman ve emek gerekiyor. Bunun için değerlendirme seansları yapılıyor. Ortalama 4-6 seansta panik bozukluğuna kalıcı bir tedavi çerçevesi çizilebiliyor. En az 6 ay ilaç tedavisi sürdürmek gerekebiliyor. Zamanı gelince ilaçlar tedricen azaltılarak kesiliyor. Kişi ataklarla başa çıkmayı öğrendikçe bunu beceriye dönüştürebiliyor ve kendi terapisti haline gelebiliyor.

Tedaviye neler yardımcı olabilir ?

Günlük yaşamında kişinin kendisine soluklanabileceği bir alan açması işe yarayabilmektedir. Biriken stresini dağıtmak için bir takım aktiviteler yapabilir. Haftada iki gün, yarımşar saat yapılacak fiziksel egzersiz, örneğin yürümek, koşmak, yüzmek, bir spor salonuna üye olmak. Bireysel olarak keyif alabileceği, kafasını dağıtabileceği uğraşlar keşfedebilir. Resim yapmak, yazı yazmak, kitap okumak, edebiyat, müzik, dans gibi herhangi bir sanatsal yaratıcılıkla ilgili bir takım kaynaklar arayabilir. Kişi ne kadar boş kalırsa, o kadar bedenini dinlemekte ve kaygı verici bedensel duyumlar artabilmektedir. Bedenini dinlememeyi, bedeniyle uğraşmamayı öğrenmelidir. “vücudumda zaman zaman uyuşma-karıncalanma-titreme olabilir, çarpıntı olabilir, bazen nefesim sıkışabilir, başım dönebilir” diyebilmeyi öğrenmek mümkündür. “en kötü senaryom ne? gerçekleşecek mi göreyim bakalım?” ya da “bu düşünceyi ben getirdim yine ben götürebilirim” gibi düşüncelere meydan okuma teknikleri işe yaramaktadır.

Panik atak başka sağlık sorunlarına neden olur mu?

Tıbbi başka sorunlara sebep olabilecek bir rahatsızlık değildir. Fakat tıbbi bozukluğa yatkınlık varsa onu daha belirgin hale getirebilir. Aşırı çalışan stres hormonları, birçok organı ve sistemi olumsuz etkileyebilir.

Ölüme yol açabilir mi?

Aslında tıbben emniyetli bir rahatsızlıktır. Kişinin, ataklardan dolayı hayatını kaybetme riski çoğu zaman bulunmamaktadır.

Panik bozukluğuna eşlik eden durumlar nelerdir?

Depresyon eşlik ettiğinde intihar düşünceleri olabiliyor. “Bu korkuyla başa çıkamıyorum ölsem de kurtulsam” noktasına kadar gelinebiliniyor. Bu ciddiye alınması gereken bir durumdur. Alkol madde kullanımı artabiliyor. Sakinleşip uyuyabilmek için alkol kullanımı başlayıp giderek alkol tüketimi artabiliyor, alkolün kendisi, panik atak biyolojisini daha da tetikleyebiliyor. Kişi uyumaktan korkar hale gelebiliyor ve “uyku panikleri” oluşuyor.

Panik Atak bir “delilik hali” midir?

Bazı panik atak hastalarına “acaba çıldıracak mıyım? aklımı kaybedecek miyim ?” gibi duygular eşlik ediyor. Bilinmesi gereken bir durum var, panik bozukluğu, bir akıl hastalığı veya zeka geriliği değildir. Panik atak hastalarının bir kısmı her ne kadar aklını kaybedeceğini sansa da bu bir akıl hastalığı haline dönüşmez. Bu durum, şizofrenik bir hal almaz, tam tersi çoğu panik hastası akıllı insanlardır, IQ’ları yüksektir.

Panik Atak Yaşam kalitesini etkiler mi?

Evden çıkmak, işe gitmek, spor, seks, gezi, namaz gibi efor gerektiren etkinliklerden vazgeçmek, atağı önleyeceğini düşündüğü bir takım şeyleri yanında taşımak, bayılma korkusundan dolayı üzerinde değerli eşya taşımamak ve tıbbi yardım alabileceği yerlere yakın gezmek gibi yaşam kalitesinin her alanında kısıtlamalara neden olmaktadır.

Panik atağı yaşayan kişiye yakınları nasıl davranmalıdır?

Aileleri bilgilendirmek önemlidir çünkü ailelerin tutumu, tedavi sürecini olumsuz etkileyebilmektedir. “Bir şey olmayacak” yaklaşımı işe yaramamaktadır. Ailelere aşırı koruyucu tutumlara girmemelerini ve telaş yapmamaları öneriyoruz. Panik atak yaşayan kişinin durumu kapris, şımarıklık ya da zayıflık olarak değerlendirilmemelidir. Kişi yoğun bir kaygı hissi yaşamaktadır ve bunu uydurmamaktadır. Kişinin yanında olunduğu hissettirilmeli ama kendi sorumluluğunu almasına da teşvik edilmelidir. Panik atakları dış destekle değil, iç destekle iyileşir. Aksi halde taşıma suyla değirmen dönmez!

Çok ilginç vakalar oluyor mu?

Tabi ki. İstanbul’da köprüyü geçemeyenler, uçağa binemeyen iş adamları, tekrar tekrar yaptırılan AİDS testleri, beyin MR’ları, anjiolar.

Hayatı bir gemi yolculuğuna benzeten metaforu çok beğeniyorum. İnsanların bir kısmı yaşam yolcuğunun tadını çıkarmaya çalışırken, bir kısmı “bu yolculuk bitecek” diye kamarasından çıkmıyor veya gemide geriye doğru koşmaya çalışıyor. Aslında bu yolculuk, her halükarda sona erecek. Bu nedenle, ne yapıp edip, kaygı ve ölüm ile birlikte yaşamayı öğrenmeye çalışmayı öneririm.

“Az kaygılı” günler dilerim. Çünkü dünya emniyetli bir yer değil. Ve bu dünyada kaygısız, kayıpsız ya da risksiz yaşam diye bir şey yok

Ergenlik Psikolojisi  Uzm. Dr Başar Akman

Ergenlik nedir, ne değildir?

 Ergenlik bir hastalık değildir. Ergenlik hayatın olağan bir evresidir. Çocukluktan yetişkinliğe geçişteki o zorunlu bölgedir. Kimi ergenler o süreci çok fırtınalı atlatır, kimi ergenler biraz daha makul sürede atlatır. Sürecin doğasında kafa karışıklığı, ne olduğunu, kim olduğunu bilmeme, bilememe hali vardır. Zaten sürecin doğasında bir kimlik arayışı vardır.

Bu süreçte anne ve babalar çok çaresiz hissedebilir. Çünkü ergenin anne ve babaya meydan okuyucu bir tavrı vardır ve bu sürecin olağan kısmıdır. Anne ve babanın bu süreci kişiselleştirmemesi, alınganlık göstermemesi, bir inatlaşmaya girmemesi önemlidir. Biz anne babalara deriz ki : “Koltuğunuzda sağlam oturun”.

Anne ve babaların kendi ergenliklerini nasıl geçirdikleri önemlidir. Ergenliklerini geride bırakmış olmaları önemlidir. Kimi ailelerde şunu görmekteyiz, çocuk kendi egemenliğini ilan ediyor; evde bir kral gibi dolanabiliyor, anne ve baba ne yapacağını bilemeyebiliyor. Herkesin yeri karışıyor, zaten ergenlik problemlerinin terapisinde en önemli şey herkesin yerini bilmesi ve yerini korumasıdır. Ergen de şuna teşvik edilmeye çalışılır, anne ve baba bir köşede dursun ama ergen de ne istediğine odaklanmalıdır. Yaşam amacı ne? 3 ay sonra, 3 yıl sonra kendini nerede görmek istiyor, bu O’nun hayatı ve bunu sahiplenecek mi? Çünkü kendisine yatırımda bulunursa bunun bir bedeli var, bunu yapmazsa bir bedeli var.

Ortak aile kuralları var ve ortak aile kurallarına iştirak etmek ve uymak önemli. Ergene sunulan kurallar ve aile kuralları, anne ve baba tarafından da uyulan yasalar olursa ergen için bu yasalar daha kabul edilebilir olur. Bir çok kez şunu görüyoruz, ergene bir takım yasalar öneriliyor ama anne ve baba bu yasalara uymamış. Böyle durumlarda güçlü olanın dayattığı orman kanunu gibi yasalar oluyor ve bu sefer de ergen bu yasalara boyun eğmiyor.

Anne ve babanın bu süreçte yapabileceği en iyi şey kendi değerlerini de açık, dürüst, yakın bir şekilde sunmaları; görünürde değil, hakikaten örnek olmamaları.

 

PSİKOLOJİMİZDE NELER OLUYOR?

Her insanın yaşadığı; ruhsal, bedensel, sosyal güçlükler vardır.Bu güçlüklerin çoğu; kişinin kendi iç ve dış dünyasındaki ihtiyaç ve çatışmalardan köken alır.Bu insani haller, kişiden kişiye farklı duygularla yaşanır: kaygı, endişe, panik, korku, üzüntü, mutsuzluk, umutsuzluk, yorgunluk, çaresizlik, yalnızlık, kırgınlık, kızgınlık, öfke, nefret, gerginlik, suçluluk, boşluk.Yaşanan bu duyguların sebebi: zayıflık veya güçsüzlük, iradesizlik, akılsızlık, şımarıklık, yalancılık DEĞİLDİR.Çoğu zaman insan; aynı çıkmaz sokakta, aynı kısır döngülerin içinde çırpınarak, yerinde sayar. Bu durum; kişinin enerji ve zaman kaybetmesine neden olur. Kişinin kendisiyle, insanlarla ve sosyal hayatla ilişkisi bozulur.Aile ve evlilik problemleri başlar. İş cephesinde de tahammülsüz ve sinirli olur. Stres; bağışıklık sistemini zayıflatır, kişinin beden sağlığı da bozulmaya başlar.Mağduriyetleri arttıkça kişi; giderek yorulur, umudu azalır, yaşadığı güçlükten nasıl çıkacağını bilemez hale gelir, mevcut duruma alıştıkça uyuşur, giderek kendi hayatına kayıtsız hale gelebilir.Hatta umutsuzluk arttıkça kişi; kendi hayatını bir kurban rolünde yaşamaya başlayabilir.Bir kurtarıcı gelmeyeceğini bildiği halde, bir kurtarıcı bekleyebilir. İnsanlara bağımlı hale gelebilir. Zaman geçtikçe kişiliği ve hayatı fakirleşebilir.Olmadığı birisi gibi olmaya çalışabilir. Kendisinin veya karşısındaki kişilerin değişeceğini umut eder, fakat aslında hiçkimsenin tabiatının değişmesi mümkün değildir.Çoğu zaman insan; daha zengin, başarılı, güzel, popüler olursa; daha mutlu, huzurlu ve güvende olacağı yanılgısına düşer. Mülkiyet, statü, prestij, güç peşinde koşar. Giderek kendinden daha da uzaklaşır.Günümüzde birçok insan; hangi konuda ne hissettiğini, ne istediğini bilmeden, çelişkilerle yaşamaktadır.İçinde yaşadığımız zamanlar: “boşluk çağı, endişe çağı, melankoli çağı, yalnızlık çağı, narsisizm çağı…” gibi isimlerle anılmaktadır.Ruhunu ihmal eden insan; bir makina gibi yaşamaya çalışmaktadır.Halbuki; insanın tam da ihtiyacı olan şey; kendi ruhuyla, kendi tabiatına uygun yaşamaktır.İnsan; yüzleşmediği şeyi iyileştirmez, anlamadığı şeyi çözemez.İnsan ruhunda; ikilemler, çelişkiler, yoksunluklar, alışkanlıklar, çatışmalar, ertelemeler, geçiştirmeler vardır.Bazı şeylerin farkındayızdır fakat bazı şeylerin de farkında olmak istemeyiz. Bazı şeyleri görürüz, bazı şeyleri görmek veya duymak istemeyiz. Bazı şeyleri hiç görmeyiz, çünkü her insanın kör noktaları vardır. Bazı şeyleri bastırmaya çalışırız, kimisini bastırırız, bizi rüyalarda tekrar bulur.Bütün bunların neticesinde; olan, bunları yaşayan kişinin kendisine olur. Kişinin ruhu acı çeker, yorulur, mutsuz hisseder, kaygılanır, öfkelenir, yalnızlaşır, hayattan aldığı tatmin azalır.Bütün bu olumsuzlukları yaşayan kişinin; kestirme bir çıkış yolu arayışı: işe yaramayacaktır.Kişinin gerçekten işine yarayabilecek şey, kendini anlamaya çalışmasıdır. Bunu yapabilmesi için; kişinin sabırla, umutla, cesaretle ve hevesle yola koyulması gerekir.

Psikoterapi nedir?

Psikoterapi içinde yaşadığı psikolojik güçlüklerden çıkış yolu arayan insanla, psikoterapistin yol arkadaşlığıdır. En geniş tanımıyla: ruhsal sorunlar yaşayan bir insanın; bir psikoterapist ile birlikte sorunları karşılıklı konuşarak birlikte anlama ve iyileştirme çabasıdır.Psikoterapiye başvuran kişi ile psikoterapist arasında; karşılıklı güvene ve açıklığa dayalı farklı bir sohbet ilişkisidir.Bu ilişkinin esas amacı; kişinin yaşadığı güçlüğü iyileştirebilmesi için, yaşadığı güçlüğü önce anlamaya çalışmasıdır.Psikoterapi; kişinin kendi içinde yeni konuşmalar yapmasını teşvik etmektir.Kişi; bütün bunları yapabilmesi için; desteğe, metoda, kılavuza, haritaya, rehbere, yönteme ihtiyaç duyar. Bu yöntem; psikoterapi ilişkisinde; başvuran kişiyle birlikte oluşturulmaya çalışılır.Günümüzde; birçok nedenle, insanın kendisiyle bağlantısı bozulmaktadır. Bunun sonucunda insanın; diğer insanlarla ve hayatla ilişkisi de bozulmaktadır.Aynı kısır döngüler içinde çabalayan günümüz insanı kendini giderek daha yorgun, mutsuz, kaygılı, yalnız, öfkeli, anlaşılmamış, umutsuz ve çaresiz hissedebilmektedir. Bu tablo; insanda yerinde saymaya, bir kurtarıcı beklemeye, hatta kendi hayatına kayıtsız kalmaya dönüşebilmektedir.İnsan ruhunda ikilemler, çelişkiler ve tutarsızlıklar vardır. Sorunlarımızı öteleme, erteleme, geçiştirme, üzerini örtme, inkar etme eğilimlerimiz de vardır, sorunumuza etraflıca kafa yormadan çabucak çözme sabırsızlığımız da.Halbuki; yaşadığımız çatışmalarla yüzleşmeden, hiçbirşeyi iyileştiremeyiz.Bir sorunu öncelikle anlamaya çalışırsak, çözüm belki de ardından gelebilecektir.Psikoterapi çalışmasıyla kişi; hangi meselede ne hissettiğini, gerçekten ne istediğini netleştirmeye çalışır. Korkularına ve kaygılarına rağmen; kendi çelişkileriyle yüzleşmeye cesaret ederse, süreç içinde kendi olumlu-olumsuz yönleriyle tanışıp, kendini bir bütün olarak kabul edip, kimi konularda esnemeye ve kendini geliştirmeye çalışabilir.Bütün bu sürece; kendini ve hayatı bütünüyle anlamaya ve kabul etmeye çalışmak denilebilir. Psikoterapi süreci ilerledikçe, kişi, kendi ruhsal merkezini bulup, ortaya çıkarabilir.Daha bağımsız ve özgür bir hayat için yaşamboyu bir mücadele gereklidir. Kişinin kendi seçeneklerini netleştirip, kendi seçimlerini onaylamayı öğrenmek psikoterapiyle mümkün olabilmektedir.Eğer bir insan, yaşadığı olumsuz duygularla başa çıkmakta zorlanıyorsa; psikolojik bir destek almasında fayda olacaktır.Psikoterapi; bir ilişkidir.Psikoterapist ile başvuran kişi arasında, karşılıklı konuşmaya, paylaşmaya, alışverişe dayalı bir ilişkidir. Psikoterapist; başvuran kişiyi asla yargılamayacaktır, kişinin koşulsuz yanında olacaktır.Psikoterapi ilişkisi; mahremiyet içerir. Kişinin terapi seansında paylaştığı herşey, terapide sır olarak kalır.Psikoterapiye başvuran kişinin; terapiste güvenmesi, kendini ve terapisti kandırmaması, açık ve güvenilir olması, geribildirim almaya-vermeye açık olması önemlidir.

BİREYSEL PSİKOTERAPİLERDEN BAŞKA PSİKOTERAPİLER VAR MIDIR?

Kişinin tek başına bir birey olarak psikoterapiste başvurduğu ve psikoterapistle birlikte sürdürdüğü psikoterapi tipine “Bireysel Psikoterapi” denir.Kişinin sevgilisiyle veya partneriyle çift olarak birlikte başvurup, sürdürdükleri psikoterapi tipine “Çift Terapisi” denir.Başvuran çift evli ise “Evlilik Terapisi” olarak adlandırılır. Çocukların da dahil edildiği terapi tipine “Aile Terapisi” denir.

BİREYSEL PSİKOTERAPİNİN AMAÇLARI / HEDEFLERİ / FAYDALARI NELERDİR?

Bireysel psikoterapinin hedefleri/amaçları/faydaları;psikoterapiye başvuran kişiye ve başvurulan psikoterapiste göre şekillenir.Çok farklı psikoterapi ekolleri, okulları ve metotları vardır. Psikoterapistin kişiliği, eğitimi, ehil olup-olmadığı, bilgisi, deneyimi, bağlı olduğu terapi disiplini; psikoterapinin nasıl seyredeceğini belirleyen temel unsurlardandır.Psikoterapiye başvuran kişinin nasıl bir ruhsal yapısı olduğu da en önemli unsurlardandır.Kişi; psikoterapiden ne beklemektedir? Psikoterapiye başlamak ve sürdürmek konusunda ne kadar isteklidir? Yaşadığı ruhsal güçlüklere kafa yormak istiyor mu?Çabucak kurtulacağı kestirme bir yol olmadığını kabullenip, terapistle beraber yola koyulmaya niyeti, umudu, sabrı, cesareti var mı?Hayatının ve terapisinin sorumluluklarını almaya karar verecek mi? Kararlı ve istikrarlı olmayı önemsiyor mu?Sadece günü kurtarmak ve sorunları sadece geçiştirmek mi istiyor? Kalıcılık ve istikrarla ilgili beklentileri var mı?Kişinin yaşadığı ruhsal güçlüğe göre, yapılacak PSİKOTERAPİ çalışması değişecektir:

  • Kişi endişe/kaygı krizleri mi yaşamaktadır? • Yalnız, mutsuz, yorgun mu hissetmektedir?
  • Başa çıkmakta zorlandığı takıntıları mı var? • İkili ilişkilerle sorun mu yaşamaktadır
  • Evlilik, aile veya iş ilişkilerinde güçlükler mi yaşamaktadır?
  • Alkol/madde veya ilişki bağımlılıkları mı yaşamaktadır?
  • Yaşadığı olumsuzluklardan, kimi katı tutumlarından hoşnut mudur? kimi tutumları alışkanlık mıdır? hata mıdır? tercih midir?
  • Yersiz yere kendini veya başkalarını suçlamaktamıdır?
  • Zaman zaman öfke, nefret, tahammülsüzlük halleri yaşamakta mıdır?
  • Geçmişi geride bırakmakta güçlük mü çekmektedir?
  • Gelecekle ilgili aşırı kaygılar, endişeler mi yaşamaktadır?
  • Şimdide yaşamakta zorlanmakta mıdır?
  • Çarpıntı, ağrı, uyuşma, solunum veya sindirim güçlükleri gibi bedensel haller mi yaşamaktadır?
  • Fayda görmemesine rağmen, tıbbi başvurulara zaman, enerji ve para harcamaya devam mı etmektedir?

 

PSİKOTERAPİ SEANSLARINDA NASIL ÇALIŞIYORUZ?

  • Kendi muayenehanemde; bana başvuran kişilerle nasıl bir psikoterapi çalışması yapıyoruz?
  • Pratikte somut olarak psikoterapinin ilkeleri, kuralları, çerçevesi, özellikleri nelerdir? Psikoterapide neler yapılmaktadır?

Psikoterapiye başvuran kişinin yaşadığı olumsuzlukları detaylandırması, somutlaştırması için kafa yorması, hatta zaman zaman detaylıca kelimelere döküp yazmasının; terapinin özellikle başlangıç sürecinde, kişiyi ve yaşadığı güçlüğü daha iyi anlamakta faydası olabilmektedir.Kişinin; kendi kafasını meşgul eden, kendisini yoran, kararsız kaldığı, bocaladığı, zorlandığı, üzüldüğü, kaygılandığı meseleleri netleştirmeye çalışması önemlidir. Bunun için kendi kendine bazı sorular sorup, cevaplar araması istenir.”Psikoterapide odaklanmak istediğim meseleler, sorunlar, problemler ne?””O meseleyle ilgili güncelde neler hissediyorum? Ne istiyorum? Ne gibi ikilemlerim var?””Sorumluluklarım ne ve ne değil?””Neleri değiştirebilirim? Neleri değiştiremem?”

  • Kişinin yaşadığı güçlüklerin kökleri geçmişinde nerelere kadar uzanmaktadır?
  • Nasıl bir ailede büyümüştür?
  • Çocukluğundan gelen hangi eğilimler, bu gününü bile etkilemektedir?
  • Kendi hayatından, ilişkilerinden, psikoterapiden güncelde somut, detaylı neler beklemektedir? Neye ihtiyaç duymaktadır?

PSİKOTERAPİ NE KADAR SÜRMELİDİR?

Benim psikoterapi çalışmalarımda:

  • Bireysel psikoterapi seansı 45 dakikadır.
  • Evlilik/Aile/Çift terapilerinde seans süresi: 60 dakikadır.

Psikoterapiye başvuran kişinin; beklentilerine, motivasyonuna ve olanaklarına göre; terapinin sıklığı ve ne kadar (kaç hafta/ay/yıl) süreceği değişmektedir.Psikoterapi sürecine kişinin zaman, enerji ve para ayırması gerekecektir.Psikoterapi çalışması için bana başvuran kişilere önerim; 2-3 veya 4 haftada bir sıklığında terapiye başlayıp, süreç içinde giderek seans aralarını uzatmaktır

EVLİLİK NEDİR ?

  • Evlilik, en klasik tanımıyla; “hayat arkadaşlığıdır”.
  • Kimi eşlerin arasındaki ilişki; gerçek bir hayat arkadaşlığı olmasa da; yine de herşeye ragmen bir “hayat ortaklığıdır”

EVLİLİK NE DEĞİLDİR ?

  • Bazı insanlar; sadece kendisinin etrafında dönen, tek kişilik bir dünya ister. Halbuki; evlilik de, hayat da, tek kişilik değildir. Evlilik; sadece bir tek eşin seçimleriyle, kararlarıyla, kontrolüyle yürütülemez.
  • İhtiyaçların tamamını karşılayabilecek ideal bir evlilik yoktur.
  • Yetişkin dünyasında hayat da, evlilik de karşılıklıdır

EŞLER; EVLİLİK TERAPİSİNE, NASIL BİR RUH HALİYLE BAŞVURABİLİYOR?

  • Evli bir çift, evlilik terapisine başvurduğunda; eşlerden birinin, evlilik terapisiyle ilgili beklentisi, diğer eşe göre daha fazla olabiliyor.
  • Genel olarak kadınlar; erkeklere göre işbirliğine, uzlaşmaya, yardım arayışına daha yatkın görünüyorlar. Çoğu zaman; erkekler, evlilik terapisine daha gönülsüz başvuruyorlar.
  • Eşlerin; evlilik terapisinden öncelikli beklentileri; evlilikte kimin haklı veya kimin haksız olduğunun bir uzman tarafından kendilerine söylenmesi olabiliyor maalesef.
  • Ya da; eşler, evlilikte yaşadıkları ciddi sorunların, sadece terapistin basit önerileriyle kolayca çözülmesini bekliyorlar.
  • Çoğu zaman eşler; evlilik terapisinden tam olarak ne istediklerini bilmiyor bir halde terapiye başvurmuş da olabiliyorlar. Çünkü günümüzde çoğu insan; kendi hayatından da, hayat arkadaşından da ne beklediğine, ne istediğine, ne hissettiğine pek kafa yormuyor artık.
  • Pek çok insan; hayatını ve evliliğini sanki bir makina veya robot gibi, bir ruhu yokmuş gibi sürdürüyor. Otomatikleşmiş “görev ve sorumluluklar” içinde koşturarak, kendi hayatını ve evliliğini tüketiyor.
  • Her insanda; birbiriyle çelişen birçok eğilim vardır:
    Mesela; aslında annemize, babamıza ve içinde yaşadığımız topluma ait bazı katı kuralları, hiç sorgulamadan sanki kendi kurallarımız gibi aynen kabul ederiz ve çoğu zaman o katı kurallarla kendimizi insafsızca yargılayıp ve kendimizi suçlama eğilimimiz vardır. Fakat kimi zaman da sadece kendimizi haklı görme ve karşımızdakini suçlama eğilimimiz vardır.
  • İki eş; bireysel olarak nelerden sorumlu olduğu ile nelerden sorumlu olmadığını netleştirmedikçe; kendini suçlamak, kendini, kendini savunmak ve karşındakini suçlamak şeklinde bir kısır döngünün içinde yorulur.
  • Eşler kendini, hayatını ve hayat arkadaşını anlamaya çalışmadıkça; evlilikte yaşanan duygusal, cinsel, sosyal, ekonomik sorunlar; aynı kısır döngü içinde tekrar edip, her iki eşte de enerji ve zaman kaybına yol açar.
  • Bu tatsız süreç; eşlerin her ikisini de giderek daha da yorar, bıktırır ve karşılıklı daha özensiz hale getirir.
  • Eşlerin hem birbirlerine, kendi kendilerine saygıları azalır. Sevgi ve güvenleri hasar görür.
  • Hayat arkadaşıyla yaşanan bu yorucu süreç; hayatın her alanına olumsuz yansımaya başlar, giderek yaşam kalitesi düşer, hayattan ve evlilikten alınan tatmin düşer.
  • Hayat ve hayat arkadaşlığı; çekilmez hale gelir. Hele bir de çocuklar varsa; içinden çıkmak daha da güçleşebilir. Çaresizlik ve sıkışmışlık duyguları oluşabilir.
  • Bu olumsuz duygularla; eşler birbirinden duygusal, cinsel ve sosyal olarak uzaklaşmaya, birlikte daha az vakit geçirmeye, hatta kopmaya başlayabilirler.
  • Ortak hiç birşey paylaşmaz ve yapmaz hale gelebilirler. Eşlerden birisi; kendini işine ve çalışmaya aşırı derecede verebilir, başka insanlara veya etkinliklere yönelmeler olabilir.
  • Ya da tam tersi eve kapanmaya, kendi dünyasına gömülmeye veya kendisi için hiçbir şey yapmamaya dönüşebilir.
  • Karşılıklı tahammülsüzlük, hassasiyet, öfke, sinirlilik ve ani parlamalar yaşanabilir.
  • Canı acıyan eş, can acıtmaya soyunabilir, amacını aşan incitici sözler veya davranışlar havada karşılıklı uçuşabilir. Sözel veya fiziksel şiddete dönüşebilir.
  • Eşler arasında küçümseyici söz ve davranışlar, özellikle başkalarının yanında küçük düşürmeler, özensizlik, aşağılama, hakaret, küfür başlayabilir.
  • Eşlerden birisi veya her ikisinde birden;  çok konuşma veya hiç konuşmama, hassasiyet, alınganlık, tavır, sitem, küskünlük görülebilir.
  • Tek taraflı veya karşılıklı eleştiriler veya suçlamalar ilişkiyi giderek daha da yıpratır.
  • Eşler arasında zaman zaman geçici küsüp-barışmalar, ayrılıp-birleşmeler tekrar edebilir.
  • Uzlaştırmak için araya üçüncü kişiler girebilir. Eşlerin köken ailelerinden, arkadaşlarından veya kendi çocuklarından birleştirici baskılar gelebilir.
  • Ayrılma-birleşme süreci giderek laçkalaşabilir.
  • Evlilikte yaşanan bu gerçek mağduriyetlerin hiçbiri şımarıklık, güçsüzlük, zayıflık, iradesizlik nedeniyle değildir.
  • Çoğu kez altta yatan şey; bir akıl hastalığı, delilik veya aptallık hali de değildir. Eşlerde çoğu zaman psikiyatrik bir hastalık da yoktur. (Fakat bazı insanlar, eşinin psikolojik açıdan “normal olmadığına” inanır ve sanki bunu psikoterapiste teyit ettirmek istercesine eşini terapiye getirir.)
  • Eşlerin yaşadığı gerçek mağduriyetler; zaman ilerledikçe alışmaya, uyuşmaya, kayıtsızlığa, aldırmazlığa, kanıksamaya ve bir kurtarıcı bekleyen kurban rolüne dönüşebilir.
  • Halbuki; hiçbir insan, kendi kendini uyandırmadan, başka birisi tarafından uyandırılamaz.
  • Kötü giden bir evlilikte de; bu ilke geçerlidir ve evlilikte gerçekten işe yarayabilecek yeni bir şeyler yapmak için “uyanmayı” eşler adına, tek başına psikoterapist de yapamaz.
  • Fakat maalesef, insan ruhunda; kişisel zorlu bir mücadele vererek çıkış yolları aramaktansa, aynı çıkmaz sokakta dolaşma veya hazır kestirme yollar arama eğilimi vardır.
  • Ötelemeler, üstünü örtmeler, geçiştirmeler, ertelemeler, özensizlikler, ihmaller arttıkça artar.
  • Tekrar eden kısır döngüler içinde yerinde saymaya alışmak, eşleri uyuşturur, evlilik ilişkisi yakınlığını ve derinliğini kaybeder. Evlilik her yönden fakirleşmeye başlar. Eşler; kendi hayatlarına ve hayat arkadaşlarına kayıtsız hale gelmeye başlarlar. Her iki eş de evliliğin tatsız durumu ve geleceği için kişisel inisiyatif almaz hale gelebilir.
  • Eşler birbirinin kişilik yapısını değiştirmeye çalışabilir ve umudunu buna yatırabilir.
  • Veya, eşlerden birisi veya her ikisi; gerçekte olmadığı birisi gibi olmaya çalışabilir.
  • Daha çok para, kariyer, başarı, güç, statü, prestij, mülkiyet sahibi olmanın; huzur ve mutluluk getireceğini sanarak yaşamlarını bunların üzerine kurup, gerçek hayatı ve gerçek bir hayat arkadaşlığını ıskalayabilirler.
  • Eşler; kendi annelerinin, babalarının veya çocuklarının “üzüleceği” ve “onaylamayacağı” bir ayrılık kararına da cesaret edemeyerek, umutsuz ve çaresizce mutsuzluklarında sıkışıp kalabilirler.


EVLİLİK TERAPİSİ NEDİR?  

  • Evlilik terapisi; evlilikte yaşanabilen ve yukarıda özetlemeye çalışılan bu yorucu durumda, eşlerin, ilişkilerinde yaşadıkları tekrarlayıcı ve yıkıcı havayı, birlikte anlamaya çalışıp, seçeneklerini netleştirmeleri için, her iki eşe de psikolojik bazı yöntemler öneren, farklı bir sohbet çalışmasıdır.
  • Diğer bir tanımla; evlilik terapisi; evlilikte yaşanan olumsuzlukları, bir psikoterapist ile birlikte anlamaya çalışıp, evlilikteki mevcut yorucu durumu sürdürmekte ısrar etmek yerine, daha olumlu seçenekler oluşturma denemesidir. Tarafsız ve profesyonel bir üçüncü gözle beraber; mevcut duruma, sorunların veya ihtiyaçların kökenlerine, maliyetine ve seçeneklere bakmaktır.
  • İnsan; kendini, hayatı ve hayat arkadaşını anlamaya çalışmadan, kendisiyle, hayatla veya hayat arkadaşıyla ilişkisindeki hiçbir şeyi gerçekten düzeltemez.
  • Kişi; kendi hayatıyla ve hayat arkadaşıyla ilgili hisleriyle, ihtiyaçlarıyla, ikilemleriyle ve sorumluluklarıyla yüzleşmediği sürece, sorunlarını da gerçek anlamda çözemez.

“EŞİMLE KONUŞAMIYORUZ, GERÇEKTEN ÇOK YORULDUM ve NE YAPACAĞIMI BİLMİYORUM!”

  • Eğer bir insan; evliliğinde kendini yalnız, anlaşılmamış, değersiz, kırgın, kızgın, kararsız, çaresiz, hissediyorsa zaman geçtikçe umutsuzluğu artabilir, çabalasa bile, umutsuzca çabalaması kişiyi daha da yorabilir ve mutsuzlaştırabilir. Hayatta yalnız kalmaktan kaçındıkça, yalnızlığı derinleşebilir.
  • Eşlerden birisi, evliliğindeki olumsuz gidişatla ilgili artık yeni birşey yapmak isterken, diğer eş kayıtsız kalmayı sürdürebilir.
  • Evlilikteki problemlerin tekrarından; bir eş bunalmışsa, fakat diğer eşin çok ciddi bir memnuniyetsizliği yoksa süreç daha da yorucu hale gelip, evlilikteki mutsuzluk, sıcak veya soğuk bir savaş şeklinde sürdükçe sürebilir. Evlilik ilişkisi; bir sakız gibi sündükçe sünebilir.
  • Ayrılma-ayrılamama-evi terk etme-eve geri dönme süreçleri tekrarlanıp, “ayrılmak” ve “barışmak” kavramları yozlaşabilir, ilişki laçkalaşabilir (bir vidanın yalama olması gibi ne sağlamlaştırılabilir, ne çıkarılabilir.)
  • Evlilik ilişkisinin zemini giderek kayganlaşabilir. Bu kaygan zeminde düşen eşlerin defalarca kalbi kırılabilir. Hele aynı kaygan ve kırılgan zemine kurulmuş o evde, çocuklar da varsa, o çocukların ruhu, kalıcı olarak hasar görebilir.
  • Çocuklar anne-babalarının evlilik ilişkilerindeki olumsuzluklardan kendilerini sorumlu görüp, arabuluculuğa soyunabilirler, anneyi veya babayı teselli etmeye çalışabilirler.
  • Her çocuk; hem anneye, hem de babaya ihtiyaç duyar ve aslında sadece anneye veya sadece babaya taraf olamaz. Çocuk; arada kalmışlık duygusu yaşayabilir, sevme, sevilme, bağlanma, güven, emniyet, tehlike/tedbir, sorumluluk/suçluluk, iyi/kötü, doğru/yanlış, gibi kavramları geçici veya kalıcı hasar görebilir.
  • Çocuğun ihtiyacı olan şey; huzurlu, güvenli, samimi, tutarlı ve istikrarlı bir ev ortamıdır. Bunun ön koşulu da; anne-babasının ruh sağlığının huzurlu, sakin ve tutarlı olmasıdır.
  • Evliliğinde ciddi sorunlar yaşayan eşlerin çoğu; evlilikteki yıkıcı ve yorucu havaya “çocuk için katlandıklarını” söylerler. Halbuki o yıkıcı hava; çocukların ruhuna zaten ciddi zararlar vermektedir.
  • Bir evlilikte gerçekten mutluymuş gibi yapılamaz, yapılmaya çalışılsa bile bu yapay ve sahte olur.
  • Anne-babalar evliliklerindeki mutsuzluklarını çocuklarına “yansıtmadıklarını” söyleseler de, bu düşünceleri kendilerini kandırmaktan öteye gitmez, çünkü çocukların sezgileri kuvvetlidir ve evdeki olumsuzlukları hissederler.
  • Birçok çocuk ve ergenin; anne-babasının yaşadıkları çatışmaya maruz kalmakla ilgili duygularını terapistlerle açıkça paylaştığı bilinen bir gerçektir.
  • Evlilikte yaşanan problemleri; kadınlar konuşarak çözme eğilimindeyken, erkekler geçiştirmeye, ertelemeye veya sorunun üzerini örtmeye daha eğilimlidirler. Fakat kadınlar; kocası tarafından ciddiye alınmadıkça daha tahammülsüz ve öfkeli hale gelip, kocasının gözünde “dırdırcı eş” olarak gözükebiliyor ve erkekler evlilikte kendi dünyalarına gömülüp eşlerine duvar örerek “kavga istemediklerini” söyleyebiliyorlar.
  • Eşlerin karşılıklı inatlaşan tutumları; sonuç olarak daha çok uzaklaşmalarına ve aralarındaki sıcak veya soğuk bir savaşın devamına yol açabiliyor.
  • Birçok eş yukarıda özetlenen yorucu halleri yaşadıkça birbiriyle konuşamaz veya konuşmaz hale gelebiliyorlar.
  • Bir çok evli insan; eşiyle olan ilişkisine sadece kendi penceresinden baktığı için, sadece kendini haklı görebiliyor, eşini sürekli eleştiren ve suçlayan bir tutuma bürünebiliyor.
  • Kimi eşler; karşılıklı inatlaşmalarla, birbirlerinin kalbini kırıp, özür bile dilemiyor.
  • Özür yüzeysel olduğunda veya aynı hata sık sık tekrarlandığında; kalbi kırılan eş affedici olamıyor. Karşılıklı saygı, güven ve yakınlık hisleri tahrip oluyor. Öfke ve kırgınlık birikip; hiddete, kin ve nefret gibi yıkıcı hislere dönüşebiliyor.
  • Bütün bu olumsuz ve yıkıcı hisler; eşler arasında duygusal ve cinsel uzaklaşmayı körükleyebiliyor.

EVLİLİKLER NASIL BAŞLIYOR, SÜRÜYOR ve BİTEBİLİYOR?

(anlamaya çalışmak için bazı sorular, konular, yorumlar)

  • Seçimlerimizin, tercihlerimizin, kararlarımızın ne kadarı kendimiz için; ne kadarı başkaları için (annemiz, babamız, çocuğumuz için) oluyor?
  • Eş seçiminde neler belirleyici olmuş?
  • Evlilik kararı nasıl alınmış?
  • Evlilik mutlu başlamış mı?
  • Duygusal, cinsel, sosyal bir uyum/istek/tatmin olmuş mu?
  • “Bazı evliliklerin; hiç başlamamış olması gerekir” denir,

(bu düşünce bazen doğrudur.)

  • Evlilikte yaşanan problemlerin çoğunu; her eş, evliliğine kendisi getirir.  
  • Kişinin kendi iç dünyasında olanların sorumluluğunu alması, yetişkin bir insan olmanın ön koşullarındandır.
  • Evlilikte; eşlerin herbirinin kendi davranışlarının sorumluluğunu alması öncelikli ilkedir:

    • “benim içimde neler oluyor?”
    • “eşimin içinde neler oluyor?”
    • “eşimle aramızda neler oluyor?”
    • “birbirimize neler hissettiriyoruz?”
    • “hayatla ilişkimde nelerden sorumluyum?”
    • “hayat arkadaşımla ilişkide, sorumluluklarım ne?”
    • “sorumluluklarım ne değil?”
    • “eşimin sorumlulukları ne (ve ne değil)?”
  • Her insanın içinde; iyilik de, kötülük de vardır.
  • İnsanın kendi içinde; iyilik ile kötülüğün mücadelesi vardır.
  • Hiç bir insan; “tamamen iyi” veya “tamamen kötü” değildir.
  • İnsanın; kendi içindeki kötülüğü kabullenmesi ve kontrol etmesi; içindeki iyiliğin ortaya çıkmasını sağlayabilir.
  • Kişinin kendisinin de, eşinin de; olumlu ve olumsuz özelliklerinin bütününü görebilmek, ilişkinin sahiciliğini ve olgunluğunu arttırır.
  • Bir ilişkinin olumsuz yönlerini yok etmeye çalışmak yerine;
    olumlu yönlerini arttırmaya çalışmak daha verimli bir stratejidir.
  • Eşine iyi davranabilmenin bir çok olumlu anlamı ve işlevi vardır.
  • Eşine herhangi bir konuda iyilik sunabilmenin bile, tek başına iyileştirici etkisi olabilir kimi zaman.
  • “Eşine ilgini sunmak, eşini merak etmek, sunulan iyiliği görebilmek ve kabul etmek” önemli kapasitelerdir.
  • İçsel bir çelişkinin üstünü örtmek için; dışsal bir meseleyi bahane olarak kullanmak, çoğu insandaki yaygın bir eğilimdir.
  • Eşiyle ilişkisinin; gerçekten iyi bir insan ilişkisi olabileceğini düşünebilmek
  • Kendini kapamamak da sağlıklı bir ilişki için öncelikle gerekenlerdendir.

EVLİLİK TERAPİSİ NE DEĞİLDİR?

  • Eşlerden hangisinin “suçlu ve haksız”, hangisinin “suçsuz ve haklı” olduğunun söylendiği bir yer değildir.
  • Çünkü; zaten, çoğu zaman bir evlilikte, “suç” veya “suçlu” yoktur.
  • İnsani hatalar, zaaflar, eğilimler, tercihler ve çelişkiler vardır (ve bunlar eşlerin her ikisinde de vardır.)
  • Evlilikte “suçlu” yoktur, fakat her iki eş de mağdur, yorgun ve mutsuzdur.
  • “Haklı olmak mı, mutlu olmak mı?” ikileminde; mutlu olma ihtimaline izin vermeyi denemek önemlidir.
  • Eşlerden birisi; kimi meselelerde kendisini yargıç, eşini de suçlu konumunda görmeye başlayabilir.
  • Kimi meselelerde de; roller karşılıklı değişir, ve bu kısır döngü, devamlı birbirini izler.
  • Eşini suçlamak, kendini savunmak süreçleri kasıtlı veya kasıtsız olarak tekrarlanarak yinelenir ve zamanla ilişkideki her konuda bir hesap-kitap, çetele tutmak ve yavan pazarlıklar başlar.
  • Bu tekrarlayıcı süreç; hem sürekli enerji çalarak ilişkiyi yorucu hale getirir, hem de ilişkideki yakınlığı, samimiyeti, açıklığı, adaleti, güveni, tatmini, uyumu, ahengi giderek daha da bozar.
  • Evlilik terapisi; bu tekrarlayıcı ve yıkıcı sürecin içine terapistle birlikte çekilmek değildir. Çünkü o yineleyen eski kalıplarla; ilişkide yeni birşey filizlenmesi mümkün değildir.

Evlilik terapisinin temel amaçlarından birisi: terapi süreci içinde; eşlerin, eski tekrarlayan yıkıcı iletişim kalıplarını anlayıp; evlilik ilişkilerinde yeni bir iletişim tarzının içinde, eski kalıplarını kırmayı öğrenmektir.

EVLİLİK TERAPİSİNDE NELER YAPILIR?

Evlilik terapisinde;

  • öncelikle; eğer evlilikte bir kriz durumu varsa (ki çoğu zaman vardır) mevcut krize müdehale edilir,
  • sonraki aşamada; ilişkideki durum tespiti yapılır,
  • terapistle birlikte; seçeneklere bakılır.
  • eşler; terapi sürecinde; evliliklerinde ne hissettiklerine, ne istediklerine, ikilemlerine, sorumluluklarına kafa yorarlar, her bir seçeneğin avantaj ve dezavantajlarını terapistle beraber tartarlar ve terapi sürecinde seçeneklerden birini kendi hür iradeleriyle seçip, kendi hayatlarının ve hayat arkadaşlıklarının sorumluluğunu alıp, kendi kararlarını verirler. Sonrasında da bedellerine de razı gelerek, kararlarının ardında dururlar.
  • evlilik terapisinin çok farklı teorik modelleri ve uygulamada çok farklı psikoterapi teknikleri vardır.
  • evlilik terapisine başvuran çiftin; evliliklerindeki spesifik (kendilerine özgü) ihtiyaçlarına göre ve başvurdukları psikoterapistin mesleki donanımına göre, farklı terapi modellerinin, farklı terapi teknikleri seçilebilir:

Üç evreli bir terapi modeline göre:

EVLİLİK TERAPİSİNİN EVRELERİ:

  • Başlangıç evresi:
  • İlk seans: tanışma ve karşılıklı bilgilenme.
  • Öncelikle; kriz sürecine müdehale, eşlerin kendi köşelerine çekilerek bir süre (örneğin en az 30 gün) soluklanmaları, kafalarını toparlamaları.
  • Evlilikteki temel sorunların ve beklentilerin netleştirilmesi.
  • Orta evre:
  • Geçmişte yaşanmış, karşılıklı olumsuzluklar için karşılıklı af dileyebilmek ve affedebilmek.
  • Geçmişte yaşanmış fakat halen eşlerden birinin gündemini meşgul eden olumsuzlukları “unutmaya çalışmak” yerine (önerilecek terapi tekniklerini kullanarak) son bir kez anlamlandırıp, kabul etmek ve geride bırakmak.
  • Hayatta ve evlilikte güncele (şimdiye) gelebilmek.
  • Hayat ortaklığını (son kez) tekrar denemek.
  • Çeşitli terapi tekniklerini öğrenmek ve evlilik ilişkisinde uygulamayı denemek
  • Son evre:
  • “Tamam mı, devam mı?”
  • “Neye tamam, neye devam?”

1) Başlangıç evresi:

  • İlk seans: tanışma ve karşılıklı bilgilenme.

  • Öncelikle kriz sürecine müdehale, eşlerin kendi köşelerine çekilerek bir süre (örneğin en az 30 gün) soluklanmaları, kafalarını toparlamaları.
  • Evlilikteki temel sorunların ve beklentilerin netleştirilmesi.
  • Evlilik terapisine ilk adım: terapi seansı için randevu alıp, iki eşin, çift olarak evlilik terapisine başlamasıdır.
  • Terapist ile işler karşılıklı tanışırlar.
  • Öncelikli amaç; karşılıklı bir güven ve işbirliği zemini oluşturmaktır.
  • Eşlere; asla yargılanmayacakları, suçlanmayacakları, koşulsuz saygı ve tarafsızlıkla dinlenecekleriyle ilgili güvence verilir.
  • Her iki eşin ve terapistin üçlü müttefik olup, umutla ve istekle ortak bir iş-birliğine girmesi önemlidir.
  • Eşlerin her ikisi de;

“iradesiz”

“zayıf karakterli”

“haysiyetsiz”

“yetersiz”

“hilkat garibesi”

“ucube”

“lanetli”

“umutsuz vaka”

“psikiyatrik hasta”

“deli”

olmadıklarını, terapinin başlangıcında başvurdukları psikiyatrist ile birlikte öğrenmeli ve kabul etmelidirler.

  • Psikolojik destek talep etmenin veya duygularını paylaşmanın; zayıflık olduğuna dair yanlış inanış toplumumuzda yaygındır. Terapiye başvuran eşlerde, eğer böyle bir inanış varsa, bunun hakkında mutlaka ayrıntılı konuşulmalıdır.
  • Eğer eşler evliliklerindeki bir krizin hemen ardından, evlilik terapisine başvurmuşlarsa; öncelikle krize müdehale önemlidir. Terapinin ilk evresinde eşlerin birisi veya her ikisi de kalbi kırılmış hissediyor olabilir. Bu dönemde eşler karşılıklı konuşma konusunda tahammülsüz, kızgın, öfkeli, hassas, kırılgan, alıngan, bıkkın, yorgun, umutsuz, arzusuz, isteksiz, gönülsüz, buruk, sitemkar, tavırlı, küskün bir durumda olabilir.
  • Eşlerden birisinde kayıtsızlık, fütursuzluk, küçümseme, alaycılık, aldırmazlık, ilgisizlik, konuşturmama veya konuşmama tavrı görülebilir.
  • Eşlerin birisi veya her ikisi de; ne hissettiklerini, ne istediklerini bilmiyor halde olabilirler. Böylesine şaşkın ve karmaşık bir durum, son derece olağan ve insanidir.
  • Bir insanın; kendi hayatıyla ve hayat arkadaşıyla ilgili ne istediğini bilmemesi olağandır, fakat, ne istediğine kafa yormaması olağan değildir ve bedeli ağırdır.
  • Evlilik terapisi sürecinin başlangıç evresinde; evlilikte yaşanan sorunların kökenlerini araştırmak ve çözmeye çalışmak askıya alınır. Yani; evlilikte yaşadıkların sorunların “nedenlerini veya çözümlerini araştırmak” terapinin başlangıç evresinde önerilmez.
  • Eşlerin her ikisine de; evliliklerini çabucak iyileştirmeye çalışmaları veya çabucak boşanmaları yerine; önce terapistle birlikte, evliliklerindeki ruhsal durumu gerçekten netleştirmeye, farkına varmaya ve anlamaya çalışmaları önerilir.
  • Evlilikteki ve eşlerdeki güncel ruhsal durum tespiti yapılmadan; evliliğin akıbetiyle ilgili hiçbir radikal karar alma-maları eşlere önerilir.
  • Elbette; boşanma da sağlıklı bir seçenek olabilir, fakat boşanma seçeneği, mümkünse en sona bırakılmalıdır.
  • Çünkü; öncelikle, evlilikteki her bir eşin; hem kişisel hayatındaki, hem de eşiyle ilişkisindeki, güncel ruhsal durumları, netleştirilmeye çalışılır.
  • Evlilik terapisinde umut: şimdidedir, yani güncel hayatta.
  • Ne hayatın kendisi, ne de bir evliliğin geleceği; mutlak olarak öngörülemez. Bir evlilikte yaşanmış olan geçmiş de değiştirilemez.
  • Evlilik terapisi sürecinin başlangıç evresinde; eşlerin, bir süre (en az 30 gün) ilişkilerini minimumda tutmaları, ilişkilerini çabucak iyileştirmeye çalışmamaları, duygusal-cinsel ve sosyal olarak bir süre uzak durmaları önerilebilir. Bunun amacı, her bir eşin, bir süre, kendisiyle bir başına kalarak, önce soluklanıp, sonra da kafasını toparlamaya çalışmasıdır.
  • Eşlerin bir süre; kendi hislerine ve isteklerine odaklanıp, yeni bir güncelleme yapması önceliklidir.
  • Her bir eşin, kendi kendine aşağıdaki soruları sorup, soruları detaylıca cevaplayarak bir kağıda yazmaları ve seansa getirmeleri, evlilik terapisinin başlangıç ödevi olarak istenebilir:
  • “Evliliğimde öncelikle odaklanmak istediğim temel meseleler (sorunlar, problemler, anlaşmazlıklar, güçlükler) neler?”
  • “Bu meselelerden ilk önce hangisinin terapide konuşulmasını istiyorum?”
  • “Öncelikle odaklanmak istediğim mesele ile ilgili neler hissediyorum?”
  • “O meseleyle ilgili ne istiyorum?”
  • “O meseleyle ilgili benim ne gibi ikilemlerim var?”
  • “O meseleyle ilgili nelerden sorumluyum ve nelerden sorumlu değilim?
  • Eşlerin herbiri;
    1) terapiden,
    2) hayattan,
    3) hayat arkadaşından,
    neler beklemektedir?
  • Evlilik terapisi sürecinde; eşlerin her birinin, ayrı ayrı bu sorulara kendi kafalarını yormaları, güncelde ne istediklerini, somut, açık ve net olarak bir kağıda detaylıca yazıp, yazdıklarını evlilik terapisi seansına getirmeleri gerçekten de öncelikli önemdedir.
  • Evlilik terapisinin başlangıç evresinde; eşlerin her ikisinden de, bu öncelikli terapi ödevlerine gerçekten kafa yormalarını ve detaylıca yazıp seansa getirmelerini ısrarla istenir.
  • Evlilik terapisi sürecinde de; her terapide gerektiği gibi; eşlerin inançla, istekle, sabırla, umutla, cesaretle, kararlılıkla, samimiyetle ve dürüstlükle çabalamaları önemlidir.
  • Öncelikle; aralarındaki evlilik ilişkilerindeki güncel durumun ve tarihçesinin konuşulması önemlidir.
  • Her bir eşin; kendi penceresinden gördüğü kadarıyla evliliğindeki temel sorunları seslendirmesi istenir.
  • Sonrasında; evlilikten ve terapiden beklentilerin, isteklerin, hedeflerin, amaçların belirlenmesine odaklanılır.
  • Evlilik terapisi sürecinde kimi sorulara ön-cevaplar aranır:

Çifti bir arada tutan şeyler neler?

Temel anlaşmazlık noktaları neler?

Hangi meselede ne kadar esneyebilirler?

Katı kuralları, kalın kırmızı çizgileri var mıdır?

Talep etmeyi kendinde hak görebilme kapasiteleri var mı?

İlişkide karşılıklılığı (alabilmeyi ve verebilmeyi) öğrenmek istiyorlar mı? (Karşılıklı: sevgi, ilgi, özen, saygı, açıklık, adalet, dürüstlük, sadakat, bağlılık, güven, şükran, af dilemek, affetmek…)

2) Orta evre:

  • Geçmişte yaşanmış, karşılıklı olumsuzluklar için karşılıklı af dileyebilmek ve affedebilmek.
  • Geçmişte yaşanmış, fakat halen eşlerden birinin gündemini meşgul eden olumsuzlukları “unutmaya çalışmak” yerine (önerilecek terapi tekniklerini kullanarak) son bir kez anlamlandırıp, kabul etmek ve geride bırakmak.
  • Hayatta ve evlilikte güncele (şimdiye) gelebilmek.
  • Hayat ortaklığını (son kez) tekrar denemek.
  • Çeşitli terapi tekniklerini öğrenmek ve evlilik ilişkisinde uygulamayı denemek
  • Her çift; evliliklerinde yaşadıkları spesifik sorunlara göre, farklı bir desteğe ihtiyaç duyabilir:
  • gerçekten konuşabilmek için bir tercümana,
  • yeni bir lisan (ortak bir dil) öğrenmek için dil kursuna,
  • birbirlerinin ayağına basıp acıtmamak için dans kursuna,
  • kısılıp kaldıkları kapandan bir çıkış yolu bulmak için rehberlik veya kılavuzluk edecek bir yol arkadaşına,
  • kendilerini ve birbirlerini aşağıya doğru çekerek, boğulmaya başladıkları akıntı ve girdaplardan kurtulmak için yüzmeyi öğrenmeye,
  • ilişkilerindeki yineleyen yıkıcı tekrarlardan kurtulabilmek için tarafsız, yargısız, bilgili, deneyimli, hoşgörülü, empatik, üçüncü bir dış gözün objektif profesyonel desteğine,
  • ayrılmak, ilişkiyi bitirmek, evliliği geride bırakmak ve kendilerine ayrı ayrı yeni hayatlar kurmakla ilgili güçlükler, kararsızlıklar, çelişkiler, suçluluklar yaşıyorlarsa; usturuplu bir ayrılığın sorumluluğunu iki yetişkin olarak alarak, çift terapisi desteğiyle kayıp ve yas sürecini tamamlamaya,

ihtiyaç duyuyor olabilirler.

  • Terapist tarafından eşlere tercümanlığa başlanabilir. İlişkilerindeki olumsuz havada konuşurken eşler; çoğu zaman, birbirlerinin asıl söylemek istediklerini kaçırırlar, farklı anlarlar, yanlış anlarlar, anlamak istedikleri gibi anlarlar, anlamak istemeyebilirler, çarpıtabilirler, birbirlerinin zihnini okuduklarını sanabilirler, aşırı genellemelere gidebilirler…

Bunun gibi daha birçok farklı nedenden dolayı; eşlere doğru bir çeviri gerekir.

  • Evlilik terapisinde eşler; yeni bir lisan (ortak bir dil) öğrenebilirler.

Evlilik terapisi; bir dil kursu gibi düşünülebilir.

Terapi ilişkisi sürecinde; sağlıklı konuşabilmenin temel unsurları tekrar tekrar vurgulanır: konuşmanın içeriği, üslubu ve zamanlaması,

Eleştirmek veya suçlamak yerine talep etmek,

Geçmişi gündeme getirmek yerine günceli konuşmak,

Aynı anda konuşmak veya birbirinin sözünü kesmek yerine sırayla konuşmak ve birbirini gerçekten dinlemek…gibi pek çok iletişim becerileri üzerinde; çiftin ihtiyacına göre çalışılır.

İkili bir ilişkide, bir eşin her istediği; her istediği zaman, istediği kadar ve istediği şekilde karşılanamaz. (Böylesi bir talebin kökleri; eşlerin bebeklik dönemine kadar uzanıyor olabilir.)

Bir ilişkideki ihtiyaçların hangilerinin zaruri olup-olmadığı ayrımını yapabilmek önemlidir. Beklentilerin gerçekleştirilebilmesinin ne kadar mümkün ve adil olup-olmadığı da değerlendirilmelidir.

  • Çiftin ilişkisi eğer dans etmek gibi düşünülürse; eşler, öncelikle, birbirinin ayağına basıp (kasıtlı veya kasıtsız) birbirlerinin canını acıttıklarıyla yüzleşmelidirler.

Hiçbir eş; yüzleşmediği hiçbir şeyi düzeltemez.

Karşılıklı olarak af dilemek ve affetmek; çift olarak yeniden dans etmeyi denemek için ön koşuldur.

İkili ilişkilerde; yetişkin olmanın en temel ilkesi: karşılıklılık’tır. (Karşılıklı çaba, karşılıklı sevgi, karşılıklı saygı, karşılıklı güven, bağlılık, sadakat, açıklık, dürüstlük, adalet, özen, ahenk…)

Evlilik terapisi; bir dans kursu gibi de düşünülebilir. Terapistin; bilgili, deneyimli, yetenekli, esnek, hoşgörülü olması ve repertuarının geniş olması çok önemlidir. Ehil bir terapist; evli çiftin daha uyumlu ve tatminkar bir dansı öğrenmelerine destek olabilir. Çiftin dans etmeyi gerçekten öğrenebilmeleri için; istekle, umutla, cesaretle ve sabırla çabalamaları gerekir.

  • En önemli çalışmalardan birisi de maliyet-fayda hesabı yapmaktır. Hangi seçeneğin avantajları ve dezavantajları nelerdir? Hangi seçenek; ilişkiye neler getirir ve neler götürür?
  • Eşlere ilişkideki temel sorunların ve ihtiyaçların netleştirilmesini kolaylaştırabilecek bazı psikolojik ölçekler (anketler, soru formları) ve terapi ödevleri
  • İki eşin, düzenli aralıklarla (haftalık veya aylık) “sorun ve beklenti toplantıları” yapmaları önerilebilir.
  • Eşler; terapi seanslarına “beklentiler listesi” yapıp getirebilirler (kendi hayatından, hayat arkadaşından ve evlilik terapisinden neler beklediğine kafalarını yorup, yazarak). Bu listelerin güncel, somut ve detaylı olması çok önemlidir.
  • Eşlerin bireysel ve ortak öncelikleri netleştirilmelidir.
  • “Eşinizde ve ilişkinizde; hoşlandığınız ve hoşlanmadığınız şeylerin listesini yapın.” gibi kimi ev ödevleri istenilebilir. (Bu terapi tekniğindeki temel tavsiye: ilişkideki olumsuzlukların azaltılmaya çalışılmasından çok, ilişkide olumlu bulunan şeylerin arttırılmaya çalışılmasıdır.)
  • Evlilik terapisti; her iki eşin de “birer defter edinmelerini, zaman zaman, kendi hislerini, isteklerini, ikilemlerini, rüyalarını defterlerine yazıp, terapi seansına getirmelerini” tavsiye edebilir.
  • Evlilik terapisine başvurmuş olan çiftin kendilerine özgü sorunlarına ve ihtiyaçlarına göre seçilebilecek, (yukarıda kısaca bahsedilen yöntemlere ek olarak) diğer pek çok terapi tekniği vardır:
  • “3T” tekniği (Talepler, Taahhütler, Takvim) :

her bir eşin, karşılıklı olarak:

  • eşinden Taleplerine,
  • eşine Taahhütlerine,
  • evlilik terapisini de içeren son bir deneme süresi Takvimine, kafalarını yorup, netleştirip, güncel, detaylı ve somut olarak yazıp terapi seansına getirmeleri.
  • “3M” tekniği (Mütekabiliyet, Müzakereler, Mutabakat)  :

her bir eşin, karşılıklı olarak:

  • Mütekabiliyet (karşılıklılık): yetişkin bir insan olmanın ön koşullarından olan karşılıklılık ilkesini, evlilik ilişkisinde de öğrenmek ve uygulamak. Karşılıklı: sevgi, saygı, açıklık, adalet, güven, af dilemek, affetmek, teşekkür etmek, taktir etmek, sadakat, dürüstlük…
  • Müzakereler: evlilikteki herhangi bir mesele hakkındaki hisleri, ihtiyaçları, sorunları, beklentileri karşılıklı konuşabilmek ve birbirini gerçekten dinleyebilmek. Bir konuyla ilgili karşılıklı görüş alış-verişinde bulunabilmek. Müzakereleri zaman zaman yenilemek gerekir, çünkü değişen koşullara göre, ihtiyaç ve sorumluluklar da değişebilmektedir.
  • Mutabakat (uzlaşmak, anlaşmak) : her iki eşin de esneyerek, bir şeylerden feragat edip, orta bir noktada buluşup anlaşmaları, uzlaşmaları. Ortak bir uzlaşma zemini oluşturmaları. Meseleyi belirsiz bir şekilde havada bırakma-maları, “adını koymalarını”. Her iki eşin de mutabık kaldığı, uzlaştığı ortak ilkeler, amaçlar, değerler oluşturmaları. Bireysel standartları esnetmek, ortak standartlar oluşturabilmek, “hayat ortağı” olabilmek)
  • “X5” tekniği: eşlerin, evlilik terapisinde öncelikle odaklanmak istedikleri meseleyi (problemi, sorunu, konuyu) belirleyip, somutlaştırıp adını koyup, sonrasında da adını koydukları (X) meseleyle ilgili 5 basamaklı terapi metodunu denemeleri:

Odaklanmak istedikleri (X) meseleyle ilgili:

  • seçenekleri (alternatif olasılıkları) belirlemek: odaklanmak istedikleri (X) meseleyle ilgili denenebilecek ne gibi alternatif olasılıkların, seçeneklerin olduğuna kafa yormak ve mümkünse en az üç alternatif seçenek oluşturmak.
  • maliyet / fayda hesabı (her bir seçeneğin avantajlarını, dezavantajlarını, getirisini, götürüsünü, toplamda faydalı mı, yoksa zararlı bir seçenek olup-olmadığının, her bir seçenek için tek tek tartılması),
  • iki eşin de esneyerek, mutabık olabilecekleri bir seçenek için, ortak karar vermeleri,
  • ortak kararlarını uygulamayı denemeleri,
  • kendilerini disiplinize ederek, kararlılıkla, umutla, cesaretle, sabırla, çabalamaları, pes etmeden, yanyana ortak mücadele vermeleri.
  • “Sorumluluklar Mutabakatı” : her bir eşin, evliliklerinde nelerden sorumlu olup, nelerden sorumlu olmadıklarını netleştirip, mutabakat yapmaları ve sorumlu oldukları şeylerle, sorumlu olmadıkları şeyleri birbirine karıştırmamaya özen göstermeleri.
  •   “3B” (Bağımsızlık, Bağlılık, Bağımlılık) değerlendirmesi:

Eşlerin her birindeki üç ruhsal eğilimin değerlendirilmesi:

1) bireysel Bağımsızlık (özgürlük)

2) bağlanma ihtiyacı (Bağlılık)

3) Bağımlılık

  • Ortak aktivite denemeleri yapılabilir (her ay bir haftasonu başbaşa doğaya kaçmak, yürüyüş yapmak, başbaşa güzel bir yemeğe gitmek, ortak bir hobi edinmeyi denemek, resim, müzik, dans, fotoğrafçılık, yeni bir lisan öğrenmek, seyahatlar yapmak, konser, tiyatro, egzersiz, spor, yüzme, bisiklet, yoga…)
  • Elbette eşlerin bu aktivitelere öncelikle niyet edip, kendi olanakları çerçevesinde bu etkinliklere gerçekten yatırımda bulunmaları önemlidir (bütçe ayırmaları, zamanlar ve alanlar yaratmaları, planlama ve organizasyon yapmaları, duygusal-cinsel ve sosyal ihtiyaçlarına özenli olmaları, önceliklerini güncellemeleri, hayatta ne için çalışıp-çabaladıklarını ve hayat arkadaşından neler beklediklerini netleştirmeleri…)
  • Çiftin ihtiyaçlarına göre; iletişim stratejileri içeren bilimsel ve kolay anlaşılır kitaplar önerilebilir. (yapay ve klişe tavsiyeler sıralayan kişisel gelişim kitapları değil)
  • Birlikte veya ayrı takip edilecek (haftalık veya aylık) dergiler araştırılabilir.
  • Film veya tematik-dizi önerileri, ortak zaman paylaşımını eğlenceli ve cazibeli hale getirebilir.

3) Son evre:

  • “Tamam mı, devam mı?”
  • “Neye tamam, neye devam?”
  • Eşlerin “neye tamam, neye devam?” seçimlerini yaparak, nihai bir karar vermeleri,
  • Nelerden vazgeçmek, nelerden vazgeçmemek? “sağlıklı evliliğin” veya “sağlıklı ayrılığın” ilkeleri ve usullerini öğrenmek, benimsemek, deneyerek öğrenmek)
  • Günümüzdeki kimi evliliklerde; “ölüm bizi ayırana dek” diyerek ortak mücadele edilmiyor artık ve evlilikte “bir zorlukla karşılaşıldığında” çabucak sonlandırılabiliyor. Çünkü artık; çoğu bir insan, başka birisi için mücadele etmek istemiyor (hatta kendisi ve hayatı için bile).
  • Günümüzdeki kimi evliliklerde de; evlilik ilişkisi öldüğü halde; evlilik sürdürülüyor. Çeşitli sebeplerle, sonlandırılamıyor. Halbuki; bazı ilişkilerden, umudu kesmek gerekir, bazen bırakmak gerekir.
  • Evlilik terapisinin son evresinde (eşlerin kişilik yapılarının uyumuna, kapasitelerine, umut, niyet ve enerjilerine göre) farklı olasılıklar vardır:
  • Eğer her iki eş de, ilişkilerindeki genel iklimin yumuşadığını hissediyorlarsa ve terapi desteğine ihtiyaçlarının gerçekten azaldığını ifade ediyorlarsa; terapi seanslarının arası giderek uzatılarak, evlilik terapisinden kısmen veya tamamen vedalaşılır. (Eşlerin yine ihtiyaçları olduğunda başvurabilecekleri açık bir terapi kapıları olduğu güvencesiyle evlilik terapisine ara verilir veya sonlandırılır.)
  • Evlilik terapisi desteğine rağmen, ilişkideki yıkıcılık ve yoruculuk tekrarlıyorsa, zaman ve enerji kaybı aynı şekilde devam ediyorsa, duygusal-cinsel-sosyal uzaklık sürüyorsa, usturuplu bir ayrılık organize edilmeye başlanabilir.
  • Evli çiftin, eğer çocukları da varsa, boşanma sürecinde eşlerin çirkinleşmemesi özellikle önemlidir. Ortak çocuklara sahip olan iki ebeveynin, yaşamları boyunca birbirlerine düşman olma lüksleri yoktur. Aksi halde, çocuklarının ruhları kalıcı hasar görebilir.
  • Eşlerin kendi aralarında karşılıklı inatlaştıkları yıkıcı hava sürdüğü sürece, çiftin evliliği devam da etse, boşansalar da, günümüzde iyi bilinen evrensel ve bilimsel bir gerçek vardır: ilişkilerindeki karşılıklı tekrarlayan yıkıcılıkta ısrar eden insanların çocukları; kendi yaşamlarında, ikili ilişkilerinde, eş seçiminde, evliliklerinde, ebeveynlikte ciddi güçlükler yaşayabilirler.
  • Çocukları olan evli çiftlerin çoğu zaman karıştırdıkları kulvarlar vardır. En sık karışan iki kulvar: iki eşin çift olarak yaşadıkları karı-koca kulvarı ile ebeveyn-çocuk kulvarıdır.
  • Bu karışıklığın ana nedenlerinden birisi; eşlerin karı-koca kimlikleri ile ebeveyn (anne-baba) kimliklerinin karışmasıdır. Halbuki, çiftin karı-koca ilişkisi; duygusal-cinsel-sosyal bir mahremiyet sınırı içinde yaşanmalıdır ve o çizginin içinde çocuklarına asla yer yoktur.
  • Boşanma kararı vermiş iki eşin; boşanma kararını, çocuklarıyla çift olarak konuşmaları önerilir. Çünkü; iki eş, evliliğe çift olarak başlamıştır, çift olarak olumlu ve olumsuz birçok şey yaşamış ve mücadele vermişlerdir. Çocuk(lar), aileye daha sonra katılmışlardır. Boşanan: çift’tir. Artık; karı-koca ilişkilerinde çift olarak anlaşamadıkları için, evliliklerini sonlandırmaktadırlar. Fakat; anne ve baba kimlikleri, yaşamları boyunca sürecektir. Çocukların hayatının bundan en az etkilenmesi için çabalayacakları hakkında çocuklara güvence vermelidirler. İki ayrı ev kurulacak, çocuklar her iki evde de hayatlarına devam edeceklerdir.
  • Annesi ile babasının karı-koca olarak çift ilişkilerinin başlamasında, devamında ve sonlanmasında; çocukların bir sorumluluğunun olmadığının vurgulanmasıyla, çocuğun sırtından birçok yük kalkar, çocuk hem rahatlar, hem anne-babasının boşanmasından kendini suçlamaz, hem de yaşamı boyunca anne-babasının arasını düzeltmeye çalışmaz.
  • Çocuğuna en iyi rehber-rol model olan ebeveynler, kendi bireysel hayatının sorumluluğunu alan ebeveynlerdir.
  • Boşandığı eşiyle karşılıklı inatlaşarak yıkıcı ilişkisini ısrarla tekrarlayan insanların çocuklarının ruhu, maruz kaldıkları bu yıkıcı atmosferden yaşamları boyunca zarar görür.
  • Eşler; aralarındaki yıkıcı öfke ve inatlaşma halini geride bırakamazlarsa; gündelik hayatı birbirlerinin burnundan getirebilirler, hem de yaşamları boyunca. Sahip oldukları kişisel olanakları ile mevcut hayatları örtüşmez hale gelir. Hak ettikleri ve ihtiyaç duydukları huzurlu, canlı, coşkulu ve tatminkar hayata hiçbir zaman ulaşamazlar.
  • İki yetişkin insan; eğer, evliliklerini iyileştirmeye soyunamıyorlarsa, veya bunu denemelerine rağmen evlilik ilişkileri tatminkar hale gelmiyorsa, aralarındaki duygusal-cinsel-sosyal uzaklık hali sürüyorsa, önlerinde çeşitli seçenekler vardır. Kalan hayatlarında , bu seçeneklerden birini seçmekle, eşlerin herbiri kendisi sorumludurlar:
  • Evliliklerindeki cansız, mutsuz ve yorucu hali, onaylamasalar da kabul etmek ve sızlanmadan yaşamak.
  • Evliliklerindeki cansız, mutsuz ve yorucu hali kabul etmemek, fakat sadece sızlanarak yaşamak.
  • Profesyonel bir evlilik terapisi desteği (ilk kez veya son bir kez daha) alarak; ilişkinin iyileşip-iyileşmeyeceğine son bir kez bakmak, evlilikte düzelme olursa yola çift olarak birlikte devam etmek, düzelme olmazsa usturuplu bir şekilde yolları ayırmak.
  • Profesyonel bir evlilik terapisi desteği almadan; usturuplu bir şekilde yolları ayırmak, kendi yoluna gitmek, kendilerine ayrı hayatlar kurmak üzere yola koyulmak ve (özellikle çiftin çocukları da varsa) yaşam boyunca birbirine düşman olmamak.
  • Düşmanca ve yıkıcı bir ayrılık sürecinde inatla ısrarcı olmak.
  • Düşmanca duygularla bir savaş başlatmak ve asla ayrılmamak.
  • Boşanmanın ortak sorumluluğunu alamamak.
  • Boşanmanın bireysel sorumluluğunu da alamamak ve inisiyatifi eşine bırakmak.
  • Çeşitli yorucu seçeneklerin kombinasyonlarının birbirini izleyen tekrarıyla, yaşam boyunca zaman ve enerji kaybetmeye devam etmek. Her şeyi yutan bir girdap oluşturup, birbirini aşağıya çekmek ve birlikte boğulmak. Yeni hayatlar kuramamak. Diğer hayat seçeneklerini denemeden, birlikte çürümek. “Yaşarken ölmek”.

ZOR ÇİFTLER:

  • Zor ve zorlayıcı eşlerden oluşur.
  • Kendi geçmiş aile ilişkilerini; evliliklerinde ısrarla tekrar edip dururlar.
  • Takılıp kaldıkları döngüsel tekrarın farkına varıp anlamadan, tekrardan kurtulmaları zordur.
  • Birbirlerini gerçekten duyamazlar ve birbirleriyle konuşamazlar; çünkü aralarındaki atmosferde kişisel geçmişlerinden gelen çok farklı gürültüler, rüzgarlar, hortumlar, sarmallar, girdaplar, akıntılar, geçmişin hayaletleri vardır.
  • Karşılıklı suçlamacılık ve savunmacılık döngüsüne sıkışıp kalmışlık hissedebilirler.
  • Karşılıklı iki yetişkin-yetişkin ilişkisi yerine; sanki ebeveyn-çocuk ilişkisi sahnelerler. Bazen de eşlerin her ikisi de çocuklaşır:

“sen benim annem değilsin!”

“senin karşında çocuk yok!”

“ben senin çalışanın değilim!”

“sen de annen gibisin!”

“ben kendi ailemde böyle gördüm!”

“ben böyleyim!”

“kişiliğimden ödün veremem!”

“senin annen şöyle…kardeşin böyle…”

“ben haklıyım…ben ne yaptım ki!”

“hepsi senin suçun!”

“herşey senin yüzünden”

“sen hep böylesin zaten!”

“sen başlattın!”

“sorun sende, doktora git tedavi ol!”

“bunu yapmamanı san binlerce kere söyledim!”

  • Eşlerin tek taraflı veya karşılıklı olarak birbirlerine; küçümseyici, alaycı, iğneleyici laflar söylemeleri, imalarda bulunmaları…
  • Kapana sıkışmışlık. Bataklığa saplanmışlık. Çaresizlik. Nasıl çıkacağını bilememek. Kaybolmuşluk. Yolunu kaybetmişlik. Hangi yöne gideceğini bilememe. Kararsızlık. Eşine düşmanca duygular beslemek. Tahammülsüzlük. Karşılıklı kışkırtmalar, oltaya gelmeler, inatlaşmalar, misillemeler…
  • Karşılıklı münakaşalar veya konuşama-malar kısır döngüler şeklinde ısrarla tekrarlanarak devam eder.
  • Zor çiftler; yıkıcı bedellerine rağmen, karşılıklı inatlaşmayı asla vazgeçmeden sürdürürler.
  • Bir çok defa ayrılma girişimleri ve tekrar bir araya gelmeler birbirini kovalar.
  • “Ayrılma” “küsme” “barışma” “tekrar ayrılma” halleri zamanla laçkalaşıp, ciddiyetini kaybeder.
  • İlişkideki önemli meseleler; sulandırılıp, gargaraya getirilir, savsaklanır, geçiştirilir.
  • Böyle bir iklimde yaşayan eşlerin; kendini anlamaya çalışma becerisi de kısıtlanır. Ne istediklerini, ne yapmaları gerektiğini bilmez hale gelirler. Akışa bıraktıkça; yorucu ve boğucu girdap daha da içine çeker.
  • Birbirleriyle sağlıklı ilişki kurabilmek için; tarafsız bir desteğe gerçekten ihtiyaçları vardır. Belki de tutunmaya çalıştıkları son dal veya umutlarını bağladıkları son çıkış yolu: evlilik terapisidir.
  • Ve bu bağ; pamuk ipliği kadar zayıf ve kırılgandır. Çünkü her iki eş de anlaşılmamışlık hissinden çok yorulmuştur. Birbirlerine tahammülleri azalmıştır. Evliliklerindeki zemin çok kaygandır. Aralarındaki gergin ve yıkıcı atmosfer nedeniyle yoğun bir sıkışmışlık ve çaresizlik hissi vardır. Evlilikleri; en ufak bir kıvılcımdan, büyük bir yangın çıkabilecek haldedir:
  • “İncir çekirdeğini doldurmayacak konulardan”

“fındık kabuğunu doldurmayan şeylerden”,

“ipe sapa gelmeyecek olaylardan”

büyük ve yineleyen münakaşalar yaşayabilir hale gelirler.

  • Çiftin yaşadığı bu tatsız gerginlikler; giderek başka insanların da önünde olmaya başladığında; daha da rencide edici olabilir, mahcubiyet, utanma veya pişmanlık duygularına yol açabilir.
  • Eşler arasındaki duygusal, cinsel ve sosyal uzaklaşma giderek artabilir.

Evlilik terapisi sürecinde;

Eşlerle birlikte, son bir kez daha, gözden geçirme değerlendirmeleri:

  • yapılabilecek başka neler kaldı?
  • ne yaparsak işe yarar? ne işe yaramaz?
  • terapi çalışmasının verimini neler düşürüyor olabilir?
  • eşlerin birinde veya her ikisinde de enerji düşmesi var mı? umutları veya istekleri mi azaldı?
  • ilişkinin geleceğiyle ilgili tehlike işaretleri veya uyarıcı sinyaller nelerdir?
  • eşlerin kafalarında; gelecek ile ilgili nasıl resimler var? aydınlık mı, yoksa karanlık mı?
  • hangi evlilik ilişkileri yeterince iyi gider?
  • gündelik yaşamın koşturmacalarına rağmen, ilişkilerine zamanlar yaratmaya niyetleri ve çabaları var mı?
  • Eşlerden herhangi birinin gizli bir gündemi veya ajandası mı var? (duygusal, cinsel, sosyal, ekonomik, davranışsal…)

“Evlilik Terapisi” ile ilgili bazı bilgilendirmeler:

  • En az çaba ile “ideal bir ilişkiye” ulaşmak mümkün müdür?: Hayır; asla mümkün değildir.
  • “İdeal bir ilişki” veya “ideal bir evlilik” diye bir şey var mıdır?: Hayır; yoktur.
  • Eşlerin kişilik yapısı, tabiatı değişebilir mi?:

Hayır, pek değişmez.

  • Eşlerin kişisel gelişimi mümkün müdür?:

Evet, bazen mümkündür.

  • Evlilik ilişkisini geliştirmek mümkün müdür?

Evet, bazen mümkündür.

  • Her evli çift için aynı terapi yöntemleri mi uygulanır?

Hayır, her çiftin kendi özel-spesifik-farklı sorunlarına ve kişilik yapılarına göre, farklı terapi yöntemleri seçilir ve denenir.

  • Terapistin rolü nedir ve ne değildir?

Terapistin rolü: arabuluculuk, hakemlik, hakimlik değildir.

Terapistin temel işlevleri: yol arkadaşlığıdır, zaman zaman eşler arasında tercümanlık yapmaktır. Zaman zaman çifte rehberlik etmek, somut yöntemler ve iletişim stratejileri sunmaktır.

  • Çiftin ilişkisini; daha geniş bir psikolojik çerçevede ele almak gerekir.
  • Hem çiftin evliliklerinin tarihçesi, hem de her bir eşin kişisel tarihçeleri gözden geçirilir.
  • Evlilik Terapisi; evli çiftin, kendi evlilik teknelerinin dümenine geçip, kendi ilişkilerine kaptanlık edip, yıpratıcı rotayı değiştirmeyi denemesidir.
  • Evlilik Terapisi; fırtınaya, rüzgarlara, akıntılara, girdaplara rağmen, pes etmeden, dümeni bırakmadan, mücadele etmeyi belki de son bir kez olarak psikoterapist rehberliğinde denemektir.
  • Eğer birlikte ortak bir rota tutturulamıyorsa da kendi bireysel yollarına gitmek üzere usturupluca ayrılıp, yola koyulmaktır.

 

Eşlerin evliliklerinde yaşadıkları kendilerine özgü sorunlarına ve öncelikli ihtiyaçlarına göre evlilik terapisi sürecinde üzerinde çalışılan diğer konular:

  • Evlilikte aşk ve sevgi kavramları
  • Eşlerin tanışma, flört ve balayı aşaması
  • Hayatın bireysel yönünden memnuniyet ile evlilikten memnuniyet oranı nedir?
  • Evlilikteki memnuniyet / memnuniyetsizlik oranı nedir?
  • Çiftler; terapiye ne zaman ihtiyaç duyar?
  • “Çift olmak” ne demektir ve ne demek değildir?
  • İdeal ve “büyük” umutlar ile mi evliliğe başlanılmıştır?
  • Her bir eşin; evlilikle ve eşiyle ilgili hayalleri ve hayal kırıklıkları nelerdir?
  • Evlilikte kırılma noktaları neler olmuştur?
  • Eşlerin kişisel hassasiyetlerinin ve eğilimlerinin saptanması
  • Bireysel bağımsızlık, bağlılık ve bağımlılık eğilimlerinin anlaşılması
  • Bir başkasına bağlanma ihtiyacı ile “muhtaçlık hissinin” karışması
  • Aidiyet ihtiyacı ile “boyun eğmenin” karışması
  • Ebeveynlik meseleleri ve sorumlulukları
  • Evlilik ve Çocuklar
  • “Karma” evlilikler (eşlerden birisinin veya her ikisinin de daha önceki evliliğinden çocuğu/çocukları olması)
  • Kültürel farklılıklar
  • Evlilik ve Cinsellik
  • Günümüzde değişen kavramlar (evlilik, boşanma, aile, ebeveynlik, ilişki, sadakat, özgürlük, sorumluluk, ilkeler, hoşgörü, anlayış, değerler…)
  • Evlilik ve Zaman: (başbaşa ortak zamanlar ve alanlar paylaşmak, sohbet etmek, ilişkiye eğlence ve mizah katmak, birlikte gülmek…)
  • Ölçüsüzce aşırı ilgi/şefkat beklentisi (veya sunumu)
  • Esneklik ve hoşgörünün önemi
  • Umut, cesaret, sabır, emek, özen kavramları
  • Bazen hızlı, çabuk ve çevik olmanın önemi (aksi halde “tren kaçabilir”)
  • Bazen de yavaş, sakin ve sabırlı olmanın önemi (aksi halde; “kaş yapayım derken göz çıkarılabilir”)
  • Eşlerden birisi tezcanlı ve sabırsız yapıdayken, diğer eş erteleyen veya ağırdan alan bir tutum içindeyse, ortada buluşabilmeleri için, ikisinin de esnemesi ve çabalaması gerekir.

Hangi çiftler; evlilik terapisinden fayda göremezler?

  • Eşlerden birinde ölçüsüz alkol kullanımı varsa ve sürdürülüyorsa; terapi çalışmasındaki tüm çabalar boşa gidecektir.
  • Madde kullanımı, kumar, internet bağımlılığı da; terapide boşa kürek çekilmesine neden olur.
  • Evlilik ve Şiddet: eğer bir evlilik ilişkisinde; nadiren bile olsa şiddet oluyorsa; evlilik terapisi sürdürülmemelidir. Sıfır şiddet; evlilik terapisinin ön koşullarındandır.
  • Boşanma ve Terapi: Boşanma sürecinde çift terapisi desteği almak; enerji ve zaman ekonomisi sağlayabilir (eğer çiftin çocuğu/çocukları varsa, terapinin çerçevesi aile terapisine dönüştürülüp, terapiye çocuklar da dahil edilebilir)
  • Boşanma öncesinde, terapist rehberliğinde, son bir kez “geçici veya kalıcı bir ayrılık denemesi” (ayrı evlerde yaşamaya soyunup; olumlu ve olumsuz etkilerini görmeyi denemek)
  • Evlilik ve Ekonomi (“para meselesi”)

– eşlerden sadece birinin çalışıyor olması,

– her iki eşin de çalışıyor olması,

– her iki eşin de çalışmıyor olması,

– baba veya kardeşlerle ortak aile şirketinin bedelleri nelerdir?

– eşlerin bireysel bütçeleri ve ortak bütçesi ne demektir?

  • Ekonomide:

– adalet / adaletsizlik

– saygı / saygısızlık

– özen / özensizlik

– sorumluluk / sorumsuzluk

– paylaşım / bencillik

– emekçilik / tembellik

  • Evlilik ve Köken aileler

“İstenmeyen gelin”

“İstenmeyen damat”

Kaynana-gelin çatışması

Gelin-görümce çatışması

Eşlerden birinin, kendi köken ailesiyle çatışması (baba-oğul çatışması, anne-kız çatışması, kardeşler arası çatışma)

  • Evlilik ve Sadakatsizlik: eşlerden birinin gizli bir gündemi varsa; terapinin seyrini sabote edebilir.
  • Eşlerden birinde veya her ikisinde kronik hastalık olması; özel psikolojik destek gerektirebilir.
  • Toplumumuzda; psikoterapi, evlilik terapisi, psikolojik destek almak… ne anlama geliyor?
  • Evlilik, boşanma ve ebeveynlikle ilgili yanlış inanışlar


KADINLAR ile ERKEKLER arasında ne gibi farklılıklar görülebiliyor?

  • Erkeklerin; eşlerini kaybetmekte olduklarını anlamakta jetonları geç düşüyor. Evlilik terapisine başvurmak için başlangıçta çoğu zaman gönülsüz oluyorlar. Evlilikteki mevcut sorunların önemini kavramakta güçlük çekiyorlar veya ciddiye almayıp kendi sorumluluklarını erteliyorlar. Evlilikte yaşadıkları sorunları; kendi başlarına desteksiz çözebileceklerini iddia edip, herhangi bir gayret de göstermiyorlar. Ya da evlilikteki problemlerin sadece eşlerinden kaynaklandığına inanıp, eşlerine “esas sorun sende, terapiye sen tek başına git” diyebiliyorlar. Terapiyi sadece masraf olarak görüp, homurdanabiliyorlar. Terapiye rötarlı geldikleri için evliliği iyileştirmek ya çok zorlaşmış ya da çok geç kalınmış olabiliyor.
  • Kadınlar; evlilik sorunlarını düzeltmek için daha çok çabalıyorlar. Zaten çoğu zaman, kadınların duygu dünyaları erkeklerden daha derin görünüyor. İşbirliğine, uzlaşmaya ve yakınlık arayışına daha eğilimliler. Fakat; bir kadın evliliğinden vazgeçtiğinde, “cin şişeden çıkmış oluyor” ve boşanma kararından geri dönüşü pek olmuyor.
  • Erkekler; bekarlıktaki hayatına ve bireysel özgürlüğüne meyil gösterirken, eşiyle yakınlaşmakta güçlükler yaşayabiliyor.
  • Kadınlar; ikili ortak yaşama daha yakın görünüyorlar ve buna paralel olarak, bireysel bağımsızlıkları kısıtlanabiliyor.
  • Erkekler için cinsellik: “sadece seks yapmak” olarak yaşanabiliyor.
  • Kadınlar için cinsellik: yakınlık hissi, güven, aidiyet, sadakat, bağlılık, sevgi ifadesi gibi bir çok unsur barındırabiliyor.
  • Kötü giden evliliklerde bazen de; “ayrılma” veya “boşanma” lâfları ucuzlatılıyor. Eşlerden birisi evden ayrılıp, tekrar eve dönebiliyor. “Küsmeler”, “barışmalar” veya “barıştırılmalar” birbirini izleyebiliyor.
  • “Ayrılma” veya “boşanma” lâfı; tehtide, blöfe veya şantaja dönüştüğünde, evlilik ilişkisi giderek laçkalaşıyor.
  • Çocuk(lar) üzerinden de; ürkütücü tehtit ve şantaj veya pazarlıklar havada uçuşabiliyor.

 

EVLİLİK TERAPİSİNDE EŞLERİN KAFA YORMALARI İSTENEN  BAZI SORULAR ve KAVRAMLAR:

  • “Ben ve eşim; birbirimizde neler görüyoruz?”
  • “Birbirimize neler gösteriyoruz?”
  • Eşindeki iyiliği görmeye çalışmak
  • Eşine iyilik sunmak
  • “Eşim kim ve kim değil?”
  • Evlilik ilişkisinde kendin olabilmek
  • Kendinle ve eşinle bağlantıda olmak
  • Bağlantıyı kesmemek, koparmamak, sürdürmek
  • Bağlantıyı yenilemek, tazelemek
  • Evlilikte; kişisel sınırlarını kaybetme eğilimi veya korkusu
  • Düşünmeyi öğrenme kapasitesi
  • “Düşünmek üzerine” düşünmek
  • Neler yapılmalı?
  • Neler yapılma-malı?
  • Talepleri ve taahhütleri takvimlendirmek
  • Hiçbir şeyi idealize etmemeyi öğrenmek: hayatı, hayat arkadaşını, evliliği, anneni, işini, parayı, gücü…
  • Hiçbir şeyi değersizleştirmemek
  • Kendini de, eşini de: ne yukarılara, ne de aşağılara koymamak
  • Konumlandırmayı mütevazı yapmak.
  • Evlilikte “köle”, “mahkum”, “makine” veya “maymun” olmamak.
  • İnsaniliğini korumak
  • Sadece bazı şeyleri görme veya gözardı etme hatasına düşmemek
  • Ölümlülüğü, sonluluğu kabul etmek
  • Zamanın ve enerjinin umutsuzca harcandığını görmek
  • Bağımlılık söylemlerini tekrarlamak:

“ruh ikizimi buldum”

“o benim ruh ikizim”

“o da değilmiş”

“bu seferki gerçekten ruh ikizim”

“üçüz müyüz yoksa?”

  • Geçmişinde (çocukluğunda) sevgiyi hiç deneyimlememiş olmak
  • Eşlerden birisi çocukken ebeveynleri tarafından hiç sevilmemişse, ruhunda ağır hasar oluşmuş olabilir.
  • Soru: “sevgi; beni veya eşimi değiştirebilir mi?”

Cevap: tabi ki çoğu zaman değiştiremez, hatta bazı eşleri asla değiştiremez.

  • Suçluluk, açlık, açgözlülük, hırs
  • Kendisiyle yalnız kalamayan insanlar
  • Bazı insanların; kandırılmaya ihtiyacı vardır, bazılarının da kandırmaya.
  • Kendine/eşine acı çektirmek (sado-mazohistik ilişkiler)
  • Eşine kin beslemek
  • Zihinden hatalar değil, kalpten hatalar kırar ve daha ağır hasarlara yol açar.
  • İçindeki kötülüğün ve iyiliğin farkında olmadan ve kontrol etmeden; gerçekten yeterince iyi olamazsın.
  • Kendi düşüncelerinden şüphe duyabilen insan; iyi insandır.
  • “Gerçek iyilik” orta yaşlarda ortaya çıkar.
  • Önyargısızlık,
  • Merak, özen, çaba,
  • Teşekkür edebilmek (şükran)
  • Adalet
  • İşbirliği, dayanışma.
  • Ne istediğini bilememe
  • Tavır, sitem, küskünlük, suskunluk
  • Kumar, şiddet, alkol-madde kullanımı
  • Kıskançlık, kuşkuculuk, güvensizlik
  • Kopukluk veya birbirini boğmalar
  • Kırgınlık, öfke, kin, düşmanca duygular
  • Eşlerin hareketlerinin birbirine batması
  • Tahammülsüzlük
  • Sadakatsizlik
  • Eşini kandırmak
  • Kronik yalan söylemek
  • Kararsızlık, korku
  • Kendi evliliğinin sorumluluğunu almak
  • Kendi hayatının sorumluluğunu almak
  • Kabul etmek ve sızlanmamak
  • Değerler
  • Yeni bir şey yapmadan, değişim beklemek hatası
  • Çok şey isterken, hiç bir şey elde edememek
  • Gerçek ilişkilerin, gerçekten çaba gerektirdiğini kabul etmek
  • Eşlerin evlilikten beklentisi çok yüksek olduğunda ve o yüksek beklentiler karşılanamadığında, eşlerin: “bu; benim evlendiğim kişi değil!” diyerek söylenmeye başlaması
  • Eşinin eksiklerine hoşgörü gösterebilmek
  • Eşlerin yakınlık kavramlarının örtüşmemesi
  • Eşlerin yakınlık ihtiyaçlarının örtüşmemesi
  • Çocukların nasıl yetiştirilmesi gerektiğiyle ilgili çatışmalar
  • Kariyer / statü / prestij / mülkiyet ile ilgili çatışmalar
  • Köken ailelerle ilgili çatışmalar
  • Olumsuz davranışları azaltmaya çalışmaktansa, olumlu davranışları arttırmayı denemek
  • Limitleri zorlamak / zorlamamak
  • Destek talep etme / etmeme oranı
  • Eşlerin duygulanım (duygularını ifade etme) tarzlarındaki farklılıklar
  • Eşlerin; kendi köken ailelerinde edindikleri ilişki kalıplarını, evliliklerine taşımaları
  • Eşlerin; çocukluklarındaki ilişki tarzını sürdürmeleri
  • Bireysel olarak; kendilerine özgü ilişki tarzı geliştirememiş olmaları
  • Kendilerine özgü ortak bir evlilik tarzı geliştirememiş olmaları
  • Problemlerle başa çıkma stillerinde farklılıklar
  • Eşlerden birinde veya her ikisinde terk edilme / reddedilme / onaylanmama korkularının olması
  • Kendini yatıştırmakta güçlük, yatıştırılma ihtiyacı
  • Herhangi bir güçlükle karşılaşan her insanın; kendine özgü bir başa çıkma stili vardır. Bir zorlukla karşılaşıldığında; kimi insanlar yakınlaşır, kimileri uzaklaşır, kimisi de olduğu yerde kalır.
  • Yapıcı bir lisanla mı konuşuyorlar, yıkıcı mı ?
  • Eşlerin birbirine bireysel nefes alabilme mesafesi bırakması, soluklanma alanları yaratabilmeleri önemlidir.
  • Yolunda gitmeyen şeyin tam olarak ne olduğunu bilmeden, herşeyi düzeltmeye çalışmak yaygın hatalardandır.
  • alışverişlerinde koreografiyi nasıl sağlayacaklarını terapi sürecinde öğrenmek
  • eşlerin karşılıklı olarak birbirlerinin damarına, hassas düğmelerine, bam tellerine basması, inciticilikteki tekrarda her iki eşin de katkısının olduğunun kabulü.
  • Müzik kursu, birbirinin sesini bastırmak, birbirinin akordunu bozmak, ritmi kaçırmak, senkronizasyonun bozulması, ahenkli bir müzik yapmak yerine, müziğin gürültüye dönmesi
  • Esnekliğe dair inançlar
  • Açık, net, sağlam ve esnek ortak ilkeler oluşturmak
  • Prensipsizlikten de, katılıktan da uzak durmak.
  • Eşlerin; köken ailelerinde edindikleri normları (atıfları, inançları, standartları, kalıpları) kendi evlilik ilişkilerine aynen taşımaları nedeniyle; kendi evliliklerinde neyin “normal” neyin “anormal” olduğu üzerinde uzlaşamamaları ve bu yüzden tekrar edip duran münakaşaların, tartışmaların, çatışmaların birbirini izlemesi.
  • Evlilik ilişkisini; otomatikleşmiş kalıplarla, algılarla ve tepkilerle sürdürerek yorulmak, tükenmek.
  • Eski kalıpların içine, evliliği çekmek yerine:

eski kalıpları kırıp, eşiyle yeni bir ilişki kurmayı denemek

  • Kendi iletişim tarzlarını oluşturmak
  • Kendi anne-babalarının veya çocukluklarının tarzlarını sürekli tekrarlamak.
  • Kendi yetişkin tarzlarıyla, kendi evlilik tarzlarını oluşturmayı denemek.
  • Eşlerin kendileri için doğru olanı araması
  • Kendi evlilikleri için doğru olanı arayıp bulmak
  • Evlilik ilişkileri için işe yarayabilecek olanı arayıp bulmak
  • Bazen erteleyebilmeyi, bazen de asla ertelememeyi öğrenmek:
  • Neyi, ne zaman, ne kadar ertelemek veya ertelememek?
  • Kişinin eşine yönelik aşırı zorlayıcı ve ısrarcı tutumu; eşi tarafından, sanki annesi veya babasıymış gibi bir algılanmaya yol açabilir.
  • Birbirlerinin köken ailesine saldırmak / saldırmamak

 

Çiftler kaç gruba ayrılabilir?

  • ilişkiyi kolaylaştıran, esneyebilen, güvenli, “ideal” çiftler
  • zorlayan, zorlaştıran, güvensizleşebilen zor çiftler
  • sado-mazohistik (acı çekmekten ve çektirmekten beslenen) kaotik çiftler
  • Aslında; “ideal çift” diye bir şey yoktur; çünkü ideal partner, ideal eş, ideal insan, ideal çocukluk, ideal ebeveyn, ideal evlilik, ideal hayat diye bir şey yoktur.
  • Eşlerin iki yetişkin ilişkisi (yetişkin-yetişkin ilişkisi) yerine; ebeveyn-çocuk ilişkisi veya çocuk-çocuk ilişkisi kurması:

“aynı annen gibisin!”

“sen anneme kurban ol!”

“aynı annem gibisin”

“sen benim annem değilsin!”

“evet, ben senin annen değilim!”

“senin karşında çocuk yok!”

“çocuk mu kandırıyorsun?”

“sen beni çocuk mu sanıyorsun?”

“çocuk gibi davranıyorsun!”

“ben senin çalışanın / kölen / hizmetçin değilim!”

  • Çocukken beğenilmemiş olmak
  • Çocukken “pohpohlanmış” olmak
  • Beğenilme ihtiyacı
  • Yakınlık ihtiyacı
  • Mesafe ihtiyacı
  • Köken ailesindeki bağlanma tarzı
  • Bireysel bağlanma tarzı:

Çok kolay bağlanmak

Zor bağlanmak

Güvenli bağlanmak

Güvensiz, kuşkucu bağlanmak

Kaçıngan bağlanmak

Bağlanmaktan kaçınmak

Takıntılı / Fanatik / Bağımlı bağlanmak

Kayıtsız bağlanmak

Bağlanamamak

Bağlanmamak

  • Samimi, içten, doğal, güvenilir, hoşgörülü
  • Samimiyetsiz, yapay, suni, sahte, güvenilmez, hesapçı, fırsatçı, isrismarcı, baskıcı, küçümseyici, pohpohlayıcı, aşağılayıcı, değersizleştirici
  • İlişkide bireysel ve ortak standartlar var mı?
  • Her bir eşin; evlilik ilişkisine yaptıkları yatırımın dereceleri ne ?
  • Bazı tavsiye ve hatırlatmalar:
  • Çoğu zaman; evlilik terapisine rötarlı geliniyor; yani geç kalınmış oluyor.
  • Bu nedenle; eşlerin herhangi bir şeyi konuşacağı veya yapacağı an’ı iyi seçmesi, zamanlamayı doğru yapması gerçekten çok değerli ve işlevsel olabiliyor. Hiçbir şey için; ne çok erken, ne çok geç olmaması önemli hale geliyor.
  • Boşanmak için; eşin veya evliliğin %100 kötü olması gerekmiyor.
  • Evliliğin de, boşanmanın da; astarının bezinden pahalıya gelmemesine dikkat etmek gerekebiliyor.
  • Usturuplu boşanabilmekle ve evliliğinin yasını tamamlamakla; eşlerin kendi bireysel yollarına gidip, kendilerine yeni hayatlar kurmaları daha mümkün olabiliyor.
  • Eşlerin; kendi köken ailelerinden (olumlu ve olumsuz unsurlarıyla) nasıl bir manevi miras aldığı ve kendi çocuklarına nasıl bir manevi miras bırakacağı (olumlu ve olumsuz unsurlarıyla) en önemli terapi hatırlatmalarından birisidir.

Hekim.Net

Close